19 Ekim 2012 Cuma

Ey demokrasi; boş ol, boş ol, boş ol!


Neşat Ertaş’ın evi soyulmuş..
Değerlerini korumayı bilmeyen bir toplumuz ötesinde saygımız da yok.
Bir kart firmasının reklamındaki gibi “paranın satın alamayacağı şeyler vardır” aslında ya da olmalıdır.
Size geçmişten bir hikaye;
Dönem radyo dönemi. Öyle televizyon pek yaygın değil. Orhan Boran'ın radyo programları büyük ilgi görüyor. Çok seviliyor.Ama Orhan Boran kim desen gösterecek adam az.
İşte o yıllarda Boran bir Ankara dönüşü, İstanbul'da havalimanından şehre gelmek üzere bir taksinin kapısını açmış:
-Delikanlı beni Bakırköy'e götürür müsün?
Boran'ı tanımayan şoför dönmüş:
-Kusura bakmayın bayım, şimdi radyoda Orhan Boran'ın programı var. Ben de onun hastasıyım. Siz arkadaki arabaya binemez misiniz? diye soruyor.
 Boran pek etkilenmiş, çok hoşuna gidince genci ödüllendirmek istemiş. Çıkartmış cebinden 10 TL -ki o zaman için inanılmaz büyük para- taksici gence vermiş.
Parayı gören genç bir hamlede radyonun düğmesini kapatmış:
-Gel beyim gel. Kim takar bu saatten sonra Orhan Boran'ı..
Bizim gibi ülkelerde değerlere saygı yok edilir, önemli kavramların da içi boşaltılır. Hele de global bir tehlikeyle karşı karşıya olanlar daha da hızlı yozlaştırılır.
Bunların başında da “demokrasi” geliyor.
Winston Churchill  “Demokrasi berbat bir rejimdir. Ama rejimlerin en az berbat olanıdır” demişti. Bu tersten demokrasi güzellemesi kavramı yüceltip anlamlı kılıyordu. Bu günlerde ise ağızlardan “demokrasi ve barış kelimeleri düşmeyenler otoriter rejimler ve savaş için psikolojik, sosyal ve yasal dayanaklar peşinde,

***

Halikarnaslı Herodot demokrasiye isim babalığı yaparken bu kadar uzun zaman adının var olacağını elbette düşünememiştir.  Heredot, Yunanca'da halk anlamına gelen "Demos" ile güç, kudret, iktidar, yönetim kavramlarının karşılığı "Kratos" sözcüklerini harmanlayarak adını koyduğu rejim, aslında halkın doğrudan kendisini yönetmesinin adıydı.
Atina Agorası'nda "Ecclesia" denilen, tüm kent halkını bir araya getiren toplantıda yasalar hazırlanıyor, onları uygulamak üzere yöneticiler ve yargıçlar seçiliyordu.
Bu sistemin adı "Doğrudan demokrasi”ydi.
İnsanlık modern demokrasiye ise yakın tarihte kavuştu. Fransız devrimi ile başlayan süreçte demokrasi her geçen gün gelişti. Tarihsel paradigmaya göre 1945’te İkinci Dünya Savaşının galibi demokrasiydi; liberal demokrasiydi.
Liberal demokrasi ucu bucağı görünmeyen bir yolculuk gibiydi. “Özgürlük” tek slogana dönüşmüştü. 1990’larda Francis Fukuyama’nın “tarihin sonu” doktrini ile tanıştık.  Fukuyama liberal demokrasinin tarihin nihai formu olduğunu söylüyordu. Tarih sadece liberal demokrasinin daha da rafine hale getirilebilmesi demekti. Bugün “e-demokrasi” ya da “ileri demokrasi” gibi başına ek ve sıfatlar alarak parlatılmak istenen liberal demokrasi “Arap Baharı” ile tekrar insanlık ideali olarak önümüze konulmuş durumda. Ama bence günümüzün sorusu –baştan seri anlatmaya çalıştığım üzere- liberalizm ve demokrasinin bu durumunun bir yanılsama olup olmadığı ile ilgili.


***

Bence demokrasi küresel olarak içeriği hızla boşaltılan bir kavram.
Biz de ise hakkın rahmetine kavuştu.
Ona zaten inanmamış olanlar çoktan “Boş ol, boş ol, boş ol” deme kolaycılığı ile bağlılıklarını bitirdiler.
Çağdaş felsefenin önemli isimlerinden Slavoj Zizek, "Neo-liberalizm sona erdi. Ve ben, neo-liberalizmin zaten hiçbir zaman bir gerçeklik olmamış olduğu görüşündeyim. Eğer büyük kapitalist devletlere bakarsanız, Birleşik Devletler’e bakarsanız, devletin iktisadi hayatta gittikçe daha fazla yer tutmaya başladığını görürsünüz. Asıl ilginç olan durum da budur. Asya’da, Singapur’da, Çin’deki kapitalizmde devlet çok güçlü bir rol oynuyor. Bu, neo-liberal rüyanın sona ermesi benim için büyük bir meydan okuma anlamına geliyor. Kapitalizmin bir şekilde kendisiyle birlikte demokrasi getirdiğine inanılıyordu, şimdiyse kapitalizm ile demokrasi arasındaki evlilik ilişkisi yavaş yavaş bir boşanmaya doğru gidiyor” diyor…
Demokrasi özü itibarıyla esnetilmeye müsait bir rejim değil. Savaş ve terör gibi olağanüstü durumlarda bazı haklarda kısıtlama yapılabileceği Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde de yer alıyor. Ancak o sözleşmede de belirtildiği gibi bu hakların özüne dokunulamıyor. Bazı lider ve hükümetlerin iktidarını sürdürmek için demokrasiyle bağdaşmayan karar ve uygulamalara yöneldiği görülüyor. Bu davranışlar demokrasinin özüne zarar veriyor, özgürlükleri kısıtlıyor ve demokratik rejimin geleceğini tehlikeye düşürüyor. Demokrasiyi savunma bahanesi, “siyasal hasımları” bertaraf etmenin güzel bir gerekçesi ve kullanılabilir bir aracı olmuştur.
İlginç ama gerçek demokrasiye aykırı her davranış aslında demokrasi için yapılıyormuş gibi sunuluyor. Mesela 12 Mart’ın Başbakanı Nihat Erim  "Eğer demokrasi tehlikeye girerse, özgürlüklerin üzerine bir şal örtüveririz" demişti.
Kısacası demokrasi adına demokrasinin yok edildiği bir dönemden geçiyoruz. Demokrasilerde “demokrasiyi yok etme özgürlüğü” olup olmadığı konusu günümüzde tartışılmaktadır.
Ancak tartışması bile abes bir konudur bu.Tanım gereği elbette demokraside her türlü düşüncenin ileri sürülmesi gerekir. Ama demokrasinin de kendini savunmaya hakkı vardır. Hiçbir rejim, kendini “yok edeceğini” açıkça ifade eden gelişmelere izin veremez.
Ama ya bizzat demokrasi aşığı görünümdekiler rejimin demos ve kratos yapısını dejenere ediyorsa?
Ve daha da kötüsü demokrasi ellerinin altındaki tek güç olanlar buna alkış tutuyorlarsa?

***

Bir kıssayla bitirelim:
Hüseyin Cahit, bir Suriye ziyareti dönüşü öncesi Suriyeli bir dostuna neden Türkiye'ye gelmediğini sormuş:
 -İyi de üstadım, Türkiye'ye gelmek güzel ama ben bir iki kelime dışında Türkçe bilmiyorum.
Hüseyin Cahit merakla sormuş:
 -Nedir o kelimeler?
 -Nasılsınız efendim... Evet efendim... Allah ömürler versin efendim... Arz-ı hürmet ederim efendim. Teşekkür ederim. Başüstüne efendim..
 Üstad gülmüş:
 -Kafi azizim, kafi... Sen bu kelimeleri yerinde kullanıyorsan, bizim memlekette ömrünün sonuna kadar yaşayabilirsin...

***

Son söz; demokrasi yalakaların değil, başını dik tutup isteklerini hayata geçirmek isteyenlerin rejimidir.
Bu boşanmadan kapitalizmi de anca onlar vazgeçirebilir.

NOT: Bu yazım tablet dergisi Kupon'da da yayınlanmıştır.

16 Ekim 2012 Salı

Hülya Avşar sanatçı mı?


Sınıf buz gibi oldu…
Soruyu soran profesör.
Elbette niyeti kamu yönetimi yüksek lisans sınıfında bizi magazine bulamak değil. Tek derdi bir fikri savunmamızı istiyor ve onu nasıl yapacağız diye bizi kışkırtıyor.
Yaklaşık 10 kişiyiz, sınıf ikiye bölündü resmen. Ben, “Hülya Avşar da sanatçıdır” diyen taraftayım. Karşı taraf pop-art çalışmaların sanatsal değerinin düşüklüğünden bahsetse de; Hülya Avşar’ın magazini kullanmayı tercih eden popüler kültürün bir parçası olduğunu söylese de ben ve birkaç kendini bilmez daha ısrar ile popüler işlerin sanatsal değerlerinin de olabileceği sanatçıların da benzer bir pozisyonu paylaşabileceğini iddia etmiştik.
Yıllar öncesinde yaşanmış bu görüntüler nedense Altın Portakal Ödüllerindeki “garip” tartışma nedeniyle tekrar gözümde canlandı.

Biliyorsunuz Altın Portakal Film Festivali'nde yarışan Derin Düşün-ce filmi, ensest bir ilişkiye yer verdiği gerekçesiyle jüri başkanı Hülya Avşar tarafından eleştirilmiş ve Avşar'ın "Bu filmi festivalden kovdururum" dediği iddia edilmişti.
Benim gibi popüler eserlerin de değerlendirilmesini arzu ettiği yarışmaya jüri başkanı olması tartışmalara yol açan biri daha dikkatli olmalıydı.
Benim gibi başlıktaki soru karşısında kendisini savunanları zor durumda bırakmamalıydı.
Elbette ensest ilişkiyi anlatacağım diye çocuk pornosuna kapı açamazsınız. O sanat olmaz, suç olur. Ama toplumun kanatılmamış bir yarasına tuz basmak sanatın temel işidir. Sanatçı duruşunun gereğini yapanları “pornocu” tehdinin altında bırakırsanız sizin jüri başkanlığınızı da sorgularlar.


Daha da ilginci kısa bir süre önce kendi yaptığı açıklamalar…
Hülya Avşar'ın 1993 yılında rol aldığı 'Berlin in Berlin' filmindeki mastürbasyon sahnesi ile ilgili daha yeni konuşmadı mı?
Ne dedi Avşar kızı:
"O sahnenin filme konulmasını ben istedim. Normalde klişe bir sevişme sahnesi olacaktı. Kocasından ayrılmış, hiç konuşmayan bir kadının gizli bir dünyası nasıl olur diye düşündüm ve aklıma birden o fikir geldi. Sinan'a söylediğimde ilk başta inanamadı, sonra uçtuk, uçtuk..."
Filmin yönetmeni Sinan Çetin de  meşhur sahneyle ilgili olarak "Hülya Avşar, çok güzel aşklar ve seksler yaşadığı için mastürbasyonu bilmiyormuş, öğrettik ve yaptı" demedi mi?

49. Altın Portakal Film Festivali Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması Jüri Başkanı Hülya Avşar bu konuda bir açıklama da yaptı. Filmi sansürlemek istemediğini söylemeye çalıştı:
Basında ve sosyal medyada yarışma filmlerinden birinin uzmanlar heyetine inceletildiği haberleri çıkmıştır. Söz konusu filmle ilgili daha net bir görüş edinmek için yaptığım bu girişim tümüyle bireyseldir ve jüri üyelerinin bilgisi dışında gerçekleşmiştir. Jüri üyeleriyle bu konuda bir tartışma yaşandığı doğrudur. Bu vesileyle her türlü sansüre karşı olduğumuzu da belirtmek isterim.”
Enteresan; filmi inceleyip sanatsal açıdan değerlendirecek jürinin başındaki kişi film için “Bir uzmana baktırayım” diyor.
Birisi hatırlatsa iyi olur, “Arkadaş, o uzman –sanılan- kişi sensin” diye..


Ama ben Türk sineması ve ahlak üzerine Ufuk Kesici’nin bir yazısından alıntı yapayım:
“Bizim sinamızda neredeyse ‘sanatsal film’ yok gibidir. Türk sineması yıllarca fabrikatör oğlunun güzel fakir kıza "aşık olmasını", kızı elde edemeyince içeceğine ilaç katıp tecavüz etmesini işlemiş durmuştur.
…Pavyon kadınını oynayan Türkan Şoray, pavyonda erkek masalarına oturmaz, biraz da film uzasın diye iki üç şarkı söyler, şarkısı biter bitmez de hasta annesinin yanına evine koşar, pavyondan çıkarken de başı eşarplıdır... Taksi şoförü Cüneyt Arkın da ona aşık olur... Falan...
Bu filmlerde ilginç bir ahlak anlayışı vardı... Özellikle Ferdili ve Orhanlı filmlerde... Fakir diye kendisini terk eden ve zengin ama kumarbaz adamla evlenen kızdan, sesleri sayesinde zengin olunca intikamlarını alıyor, zengin adamın fabrikasından evine nesi varsa kumarda kazanıyor; hatta zengin adam kumar masasına "karısını" (yani artık zengin olan oğlanın eski sevgilisini) koyuyor, oğlan onu da kazanıyordu...
Bu filmler, ne sanatsal filmlerdi, ne de halkımı ilerletici filmler... Tam tersine, halkımı daha da geriye itiyordu... Sözde namusu kirletilen kız, Atatürk köprüsünden kendisini atarak intihar ediyor, gerçek yaşamda da "namusu" kirletilen kızlar Atatürk köprüsünden kendini atarak intihar etmeye başlıyordu. Elbet, bu filmleri izleyen halkımın erkeği de "namus cinayetlerine" başlıyordu...
Türk filmlerimizin halkın düzeyini yükseltmek gibi bir derdi yoktu... Tam tersine halkın düzeyinden de düşük filmler yapıp halkı yönlendiriyorlardı...
İşte bu sanatçılar (!) filmlerinde benim halkıma ahlak anlayışı sunuyordu... Hem de halkımın anladığından daha düşük bir ahlak anlayışı... Karın aldatırsa karını da sevgilisini de vur, yok kadınsan ve tecavüze uğramışsan "git intihar et" anlayışı...”

Sokağa bakın kadınların öldürüldüğünü, tecavüze uğradığını, dövüldüğünü göreceksiniz. Küçük yaştaki kız çocuklarının bile aile ve toplum tarafından ne kadar çok istismar edildiğini göreceksiniz.
Şimdi bir film bu sıkıntılardan birine, enseste dikkat çekmek istiyor ama pop- art bakışın temsilcisi jüri başkanı  eski Türk filmlerinden alışık olduğumuz “ahlak” arayışında.
Hani kendi yaptığı filmleri bilmesek biraz düşüneceğiz.
Ama olmadı.

Belki siz bu yazıyı okuduğunuzda Altın Portakal bitmiş olacak ama benim aklımda hocamın sorusu…

.............

NOT: Bu yazım tablet dergisi Kupon'da yayınlanmıştır

8 Ekim 2012 Pazartesi

Biz Bolulular nereye gidiyoruz


Yaklaşık 12 yıl Bolu’da yaşadım. Yarım Bolulu sayılırım. Bu durumdan da çok memnunum. Hala yazı yazdığım adreslerden biri Biz Bolulular Haber Portalı…
Onun için yazının başlığındaki katara beni de katın.
Söz konusu sorunun cevabını geçtiğimiz hafta Bolu’da aradık.
Güzel bir hafta sonuydu.

***

-Gelemiyoruz, dedim…
Telefondaki sessizlikten alt dudağının hafif öne düştüğünü anladım…
Sesi kırgın ve üzgündü:
-Ne yapalım, siz de gelmeyin bakalım, dedi.
Telefonu kapadığımda Fatih Abi (Maradit) ile kahkalarla gülüyorduk.
Bizimkine eşek şakası denir. Çünkü o sırada yoldaydık ve Filiz Restaurant’a sadece 10 dakika uzaklıktaydık.

***

O telefon konuşması sırasında ise Sevgili Emin Candan ise Biz Bolulular Haber Portalı’nın geleneksel kahvaltısı için konuklarını bekliyordu.
Heyecanlıydı.
Aslında ben ondan da heyecanlıydım.
Çünkü mesleğime başladığım, mesleki kişiliğimi şekillendirdiğim ve olgunlaşma sürecimi yaşadığım Bolu ile bağımın devamını sağlayan ve dost gazetecilerle beni bir araya getiren kahvaltıya gidiyorduk.
Telefon ise sadece geçmiş hukukun verdiği rahatlıkla yapılmış bir şakaydı.
Saatinden önce toplantı yerindeydik.
Önce Kaan (Öz) ile sarıldık…
Sonra Ümit ile…
Ardından diğer dostlar.
Emin’in gözleri ışıldadı, bizi görünce…

***

Kahvaltı sonrası ise bizim dost sıcaklığımız yerini Biz Bolulular Haber Portalı’nın nasıl daha da büyüyebileceği üzerineydi.
6 milyon tık almış bir sitenin yeni yol ayrımı kendisine yeni ufuklar açacak. Bunu tüm kadrosu görüyor.
Biliyorum yeni yıl ile birlikte www.bizbolulular.com Bolu’da haberciliğin yeni adresi olacak.
Bunun için neler yapılmalı, o kahvaltıda konuşuldu.
Ben de dilim döndüğünce görüşlerimi anlattım.

***

İzninizle özetlemek istiyorum:
“Medya -tüm dünyanın her alanda yaşadığı değişimin bir parçası olarak- değişiyor. Değişimin öznesi teknoloji- dijital yenilikler.
İletişimde çığır açan şeyler sosyal medya diye yeni bir mecra açtı ve herkes biraz gazeteci oldu. Artık habere vermek değil, habere en önce vermek önemli. Ya da var olan haberi derinlikli yorumlamak ve en kısa ve en anlaşılır biçimde anlatmak haberciliğin yönünü belirliyor.
Yazılı ve görsel medya tanımlaması hızla birbirine karışırken Batı’da artık basılı yayın organları web siteleriyle yollarına devam ediyor. Bazıları da “nostalji olsun” diye  haftada bir gazete basıyor. Artık tablet ve telefonlardan okunan gazeteler etkili olmaya başladı.
Bu gelişmelerin ışığında Biz Bolulular’a bakarsak bu yerel gibi görünen sitenin aslında dünyanın en ücra köşesine bile ulaşabilmesi onu genelleştiriyor.
Devir aza ama öz ekiplerin özgün gazeteciliğinin kutsanacağı bir sürece giriyor.
Biz Bolulular Haber Portalı o yol ayırımında…
Sevgili Emin önde, biz arkada bu trenin nereye gideceğini biliyoruz.”

***

Son söz;
Bekleyin…
Yeni yılda Biz Bolulular’ın nereye doğru gittiğini göreceksiniz.

4 Ekim 2012 Perşembe

Köpeğimin adı Alex


Yanlış anlaşılmasın, çok sevdiğim için öyle…
Düşünün farklı bir tür olmasına rağmen aileden kabul ettiğiniz canlıya isim veriyorsunuz.
Tabi ki o isim içinize sinmeli ve bir şeyleri hatırlatmalı.
Kökten sarı- lacivert renklere bürünmüş ailemiz bu yeni üyesine tereddütsüz Alex adını verdi.
Onu ailemizden biri gibi düşünmek bana büyük keyif veriyor.

***

Alex’i ben ve ailem değil Fenerbahçe camiası çok seviyor.
Nedenleri de belli, istatistikleri herkes biliyor.
Eğer Alex’in kırdığı rekorları buraya yazsam, fikrimizi yazacak boşluk kalmaz.
Uzatmayalım 9 yıllık kariyerinin –bu son saçma yılı saymazsak- tamamında kırılabilecek ne varsa parça parça etmiş bir adamdan bahsediyoruz.
Diğer özellikleri de yabana atılamaz.
Saha içi liderliği…
Futbola kattığı lezzet…
Zor zamanında –herkes kaçarken- takıma sahip çıkışı…
İyi bir aile babası oluşu…
Tüm bunlar Alex’i benzersiz kılan bütünün parçaları oldu.

***

Ancak o ailemden saydığım, taraftarın heykelini diktiği, rekorları parçalayan estetik futbolun adamı, bu yıl kendisine yakışmayan şeyler de yaptı.
Nedir onlar anlatalım, sap ile samanı doğru ile yanlışı ayıralım.
Alex, bu yıl kendisinden daha az yararlanılacağını biliyordu.
Bu da normaldi. Yaşı 36 ve zaten beklenenin altında olan fiziki gücünün verimli kullanılması gerekiyordu. Üstelik Aykut Kocaman, geleceğe takım yapma ve sistemini oturtma stratejisini hayata geçirmeye çalışıyordu. Yani bu yıl olmasa seneye Alex’in olmadığı bir takım olacaktı.
Ya da en geç 2 yıl içinde…
Hızla azalan fizik gücü daha fazlasına zaten izin vermeyecekti.
Ve diğer yandan Alex’in karakter verdiği bir oyunu birden değiştiremezsiniz. Bir uyum süreci lazımdı. Aykut Hoca’yı beğenmeyebilirsiniz ama sadece bunu yapmaya çalıştı.
Alex’in bu durumu  “kıskançlık” olarak yorumlaması ve bu eleştirisini kamuoya açık bir yerde yapması kabul edilebilir bir durum değildir. En az Alex kadar bu armanın evladı olan birine bu yafta yapıştırılamaz. Alex 8 yılın verdiği ego ile “takım eşittir benim” moduna girmişti.

***

Özetle bu kulübün büyük oyuncusu Alex hata yaptı.
Kulübü zor durumda bıraktı.
Teknik kadroyu ve Aziz Başkanı zor durumda bıraktı.
Elbette bir karşılığı olacaktı bunun ama bu yaşadıklarımız gibi değil.
3 gün önce heykeli dikilmiş sporcunu, 3 dakikada kovmak bu kulübe yakışmadı. Bu kulübe büyük hizmetleri olmuş biri böyle gönderilmemeliydi.
Fenerbahçe taraftarı, sevdiceğinden, babası tarafından zorla ayırılmış evlat gibi, öfkeli, kırgın ve kontrolsüz artık.

***

Bir yanlış bir başka yanlışı o da şimdi bir başka yanlışı doğruyor.
Ancak empati yapıp her iki taraftan meseleye baktığınızda gerçek fotoğraf ortaya konabilir.
İzah edeyim;
Alex ile ilgili yaşanan ve devam etmekte olan kriz de spor camiası ve biz Fenerbehçeliler ikiye bölündük.
İlginçtir ki Fenerin düşmanları da Alex’i sevenler kadrosuna katılıp Fenerbahçe kulübünü vurmaya çalışıyor.
Burada bir yanlış var.
Biz kamplaşmamalıyız.
Bizi sevmeyenlerin ekmeğine yağ sürmeyelim.
Alex’i sevelim ama armayı daha çok sevelim.
Alex bu kulübün geçmişinde oldu -eminim ki- geleceğinde de olacak.
Alex’i sevelim, ailemizden biri gibi düşünelim, gidişine de üzülelim ama bugün ortalık toz duman iken biz Fenerbahçeliler, kendi armamızı korumalıyız.
Yanlış mı?





29 Eylül 2012 Cumartesi

Satır aralarına gizlenmiş gerçekler


Cümlelerle oynamak dünyanın en zor ama en keyifli işlerinden biridir.
Bir cümleye yükleyeceğin yükü, bazen bir trene bile taşıtamazsın.
İşte Balyoz davasında karar öncesi diyeceğiniz son bir şey var mı sorusuna emekli paşa Çetin Doğan’ın verdiği yanıt:
-Vereceğiniz karar hakkınızda hayırlı olsun.
Sanırım yıllar sonra bile Balyoz davasının sembol cümlesi olacaktır.
Ya da 28 Şubat sürecinde askerlere neden karşı çıkmadığı sorulan Demirel’in “zaman- mekan ve koşulların gereği başkadır” anlamında verdiği cevap gibi:
-Dünkü güneşle bugünkü çamaşır kurutulmaz.

***

Eğer kelime seçimlerinde hata yaparsan o cümle hayatın boyunca senin peşinden gelir.
Tansu Çiller’in kelime ve isim gafları meşhurdu ama Amerika- Rusya ekseninde iktidar kavgasının yaşandığı Azerbaycan’ın lider adayları ile ilgili dil sürçmesi tıpkı Azeri politikamızın karmaşası gibiydi.
Profesör olan kadın başbakanımız, Elçibey ve Aliyev isimlerini karıştırıp Alibey yapıverdi.
Trajikomik devlet politikamızın yansımasıydı o…
Tabi o yanlışlar peşinizi bırakmaz.
 Süleyman Demirel’in “Dün dündür, bugün bugündür” sözü gibi yıllarca sizi takip eder söyledikleriniz.


***
Bazen de cümlelerin içine gizlenmiş gerçekler vardır.
Okursanız dehşete kapılırsınız…
Çok şaşırtır sizi…
Fırından yeni çıkmış  bir örnek:
TÜSİAD’ın başkanı Ümit Boyner bir soru üzerine “Başbakan’dan korkmuyorum” dedi.
Erdoğan da “Biz de bir hanımefendiyi korkutmayız” mealinde bir cevapla geçiştirdi.
Ama “karpuzcu” arkadan geliyordu.
Başbakan Tayyip Erdoğan, gerçek cevabı sonradan verdi.
Sabah Gazetesi yazarı Süleyman Yaşar, Başbakan Tayyip Erdoğan’a soruyor:
-Dolaylı vergiler genellikle artırılıyor. Yalnız siz şunu söylediniz: ‘TÜSİAD’a baktım; tamam vergilerini ödüyorlar ama istenilen düzeyde değil.’ Dünyada aşırı finansal kazançlardan dolayı zenginlere ilave vergiler getiriliyor. Bizde böyle bir şey düşünüyor musunuz?
Başbakan Erdoğan’dan cevap:
-Niye olmasın. Beklediğimizi alamıyorsak bir şeylerin olması lazım; Zenginden ek vergi alınabilir.
Boyner’e tekrar sormak lazım; Başbakan’dan korkuyor mu korkmuyor mu?

***

Gelelim PKK ile görüşme meselesine..
Oslo görüşmelerini MHP ilk dillendirdiğinde Başbakan:
-Kim PKK ile görüştük diyorsa şerefsizdir.
Sonra:
-Ben görüşmedim, devlet görüştü.
Daha sonra:
-Görüştük, sorunu çözme arayışıdır, bu…
Şimdi:
-Görüşmeler sürecek ama terör uzantısı siyasiler değil gerekirse İmralı ile de görüşürüz, diyor.
Gazetelere bakın Öcalan’ı şirin gösterecek haberlerin manşetlerde olduğunu göreceksiniz.
Neymiş, Öcalan kimse ölmesin istiyormuş, Suriye PKK’yı ikiye bölmüş, kurtarıcı gibi teröristbaşına sarılıyoruz.
Bir ata’cümle’si o zaman:
-Denize düşen yılana sarılır.

***

Cümleler hayatta sadece siyasetin şifrelerini taşımıyor ki…
İlişkilerde cümle katarının üzerine konulan her kelime çiftleri ya sarmala ya da birbirinden uzağa taşımaz mı?
Ama mesele “kadın” olunca…
Ama mesele “erkek” olunca…
En kritikleri hiç söylenmemiş olan cümlelerdir.
Yazının başında “Bir cümleye yükleyeceğin yükü, bazen bir trene bile taşıtamazsın” demiştim.
Bir hatırlatma daha yapayım.
Çok zaman o cümleyi beklersin ilişki istasyonun da.
Değil mi?

17 Eylül 2012 Pazartesi

Fenerbahçe’de çözümün şifreleri


Ben değil uzmanlar söylüyor:
-Taraftarlık, din ve milliyetten sonra en önemli adiyet duygusudur.
Fenerbahçeliler geçen yıl bu tezi doğruladı; takımlarınını ele geçirme ve başkanlarını hapse tıkma operasyonuna karşı tek yürek oldu.
Türkiye’nin en büyük sivil toplum kuruluşu” ya da Aziz Yıldırım’ın deyimiyle “Fenerbahçe Türkiye’dir” söylemini haklı çıkaracak güç ve içerikte eylemler yaptı ve dayanışma gösterdi.
Manisa maçında tribünleri 50 bin kadın ve çocuk doldurduğunda Fenerbehçe tarihinde yeni bir dönem başlamış oldu.

***
Ancak bu kırılma döneminin yarattığı bir “öteleme- erteleme süreci” de yaşandı.
Geçen yıl Fenerbahçeliler için skorlardan ve şampiyonluktan daha önemli bir “onur mücadelesi” vardı; bu yüzden birçok meselenin üstü örtüldü.
Oysa “Alex meselesi” ince ince geçen yıl da vardı.
Aykut Hoca’nın bilimsel verilere ve antreman performansını baz alan kadro yapısı anlayışı geçen yıl da vardı.
Ancak  giden oyuncular nedeniyle “kadro derinliği” kaybolunca bunlar pratikte rafa kalkmış oldu.
Başkan Aziz Yıldırım”ın “tek adamcılığı”, o tutuklanınca hepimiz tarafından unutuldu.
Bu yıl durum değişti o örtü kalktı…
Geçen yılın haksızlığa uğramış ve gözünü dışarıdan gelen tepkilere çevirmiş Fenerbahçeliler, söz konusu üç meseleyi önlerinde buldu.
Şimdi de bir kaos ortamı var.

***

Ben bu durumu normal bulanlardanım; tez- antitez- sentez zincirlemesinde “antitez zamanı”ndayız. Yanı dışa karşı şiddetli bir savunmanın –tez dönemi- ardından içe dönüp kendi meselelerinle yüzleşme dönemi bu. Sonrasında ise sentez dönemi yani yeni dengelerin kurulduğu “gerçek ve güçlü Fenerbahçe dönemi” gelecek…
Ama elbete senteze ulaşana kadar ciddi tartışmalar ve travmalar yaşanacak.
Öyleyse bu üç konuda fikir söyleme zamanındayız.

***

1.Alex- Aykut Hoca tartışması:
Bu meseleyi doğru anlamak için önce Aziz Yıldırım neden Aykut Hoca ilişkisini anlamak lazım.
Aziz Başkan, daha önce Mustafa Denizli ile uzun bir yol arkadaşlığı denedi.5 maçlık üst üste yenilme serisi 1.5 yıllık Mustafa Denizli döneminin çabuk bitmesine yol açtı.
Aziz Yıldırım, aynı hatayı Aykut Kocaman için yapmak istemiyor ve görünen o ki yapmayacak. Yani Aykut Hoca sonuçlar ne olursa olsun Aziz Yıldırım başkan kaldığı sürece teknik direktör olarak kalacak. Bunu son olarak NTVSpor’da katıldığı Futbol Aktüel Özel programında da açık açık söyledi, Aziz Başkan..
Başkan arkasında bu kadar güçlü iradeyle durunca Aykut Hoca da uzun vadeli bir çalışma planı çıkarmış. Bu planın içinde takımı gençleştirmek, çok koşan pres yapan ve topa 90 dakika boyunca rakibene oranla çok daha fazla sahip olan bir takım yapmaya çalışıyor.
Ve Alex bu kriterlere uymuyor…
Bu nedenle ona verdiği süreyi azaltmak istiyor Aykut Hoca…
Doğru bulursunuz bulmazsınız, plan bu…
Ancak Alex gibi bir oyuncunun statükosunu değiştirmeye kalkarsanız, yani onu takım liderliğinden alır “tali unsur-yardımcı unsur” muamelesi yaparsanız karışıklık çıkacağı da kesindir.
Sonuçta futbolu bilimsel rakamlara bakarak değil, gözüyle sahaya bakarak anlayan taraftarlar da onun heykelini dikerler.
İyi de ne olmalı?
Öncelikle heykeli de açılmışken Alex, hakkındaki planlarla ilgili zorlaştırıcı değil kolaylaştırıcı ve yardımcı olmalıdır.
Aykut Hoca Alex’ten alabilecği maksimum verimi almaya çalıştığını göstermelidir.
Ve kalıcı çözüm için Alex ve Fenerbahçe ilişkisi futbolcu- kulüp ilişkisinden başka bir şeye dönüşürülmelidir. Uygun olanı sezon sonunda jübile yapmaktır, “efsane”ye…
Ama o eğer oynamak isterse onun jübile öncesi Cruziero’ya gitmesine izin verilmeli, futbolu bıraktıktan sonra da muhakkak, kulüp içinde değerlendirilmelidir. Çünkü camiaya ışık tutan bu marka isimlerdir. Alex markasını Fenerbahçe mutluka kullanmalıdır.
Tabi bunu yaparken Aykut Kocaman markasını karalamaya çalışanlara da prim vermemek gerekir.

***

2.Aykut Hocanın oyun felsefesi:
Kocaman, gösterişsiz oynayan ama topa sahip olan güçlü bir takım istiyor. Lafı uzatmadan anlatmak gerekirse Play-off’taki Galatasaray ile Kadıköy’de oynadığımız son maç gibi oynamak istiyor. Yani rakibe pozisyon vermeyen ve golü sabırla arayan bir takım.
Golü bulunca da Türkiye Kupası Finali’ndeki Bursa maçında olduğu gibi rakibe sahayı dar eden bir takım istiyor.
O oyunu kalıcı yapmak istiyor.
Doğrusu ben de o sistem oturmadan Avrupa’da başarının gelmeyeceğine inanıyorum.

***

3.Aziz Yıldırım:
Aziz Başkan kulüp tarihinin efsane başkanıdır.
Tesisleşme ve bütçe konusunda yönetimleriyle birlikte kulübü getirdiği nokta tartışılmaz.
Amatör branşlarda ülke sporuna verdiği katkı inanılmaz.
Türk futboluna Ligtv’yi sıkıştırarak rekabeti kızıştırarak kazandırdığı bütçe göz kamaştırıcı.
Türk futbolunu temizleme iddiasındakiler onu kurban ilan edip içeri atınca gösterdiği duruş, kahramanca…
Hepsine eyvallah…
Ancak “ben” demek ona yakışmıyor.
Bu yüzden tartışmaya açılmak isteniyor.
Oysa Aziz Başkan “Çılgın projeleri”ni hayata geçirmek için rahat bırakılmalı. Kendisi de bu sürece “ekip ruhunu” ön alarak katkı vermelidir.

***

Son cümle; Fenerbahçe masa üstüne aldığı sorunlarını aşar. Çünkü o aidiyat duygusu taraftarında, o azim teknik kadrosunda ve büyük planlar başkanı ve yönetiminin kafasında var.







14 Eylül 2012 Cuma

Memleketteki tuhaf soru‘n’lara anlamlı cevap önerilerim



Türkiye 2020’de hem Avrupa Futbol Şampiyonası hem de Olimpiyatları aynı anda yapabileceğini düşünüyor…
Daha önce bu iki organizasyondan birini yapmış mıyız?
Hayır.
Ne denir bu cesarete:
 “Ayranı yok içmeye, tahterevan ile gidiyor s..maya” mı yoksa  “Bak ne kadar cesur bir ülkeyiz hiç denenmemişi yapmaya çalışıyoruz” mu?
 Vatandaşını “kısa yoldan köşe dönmeci” olarak dizayn eden bir sistem emek ve liyakat denklemini doğru kurumaz. Ne varsa ister.
Neyi alır bu durumda?
Buna babalarımızı hatırlatan bir cevap biliyorum.
xxx

Bu cahil köşe dönmeci basit düşünen zihniyet bizim siyasetimize de hakim.
Kendilerine dayatılan “Komşularla sıfır sorun stratejisi”nin başkalarının “taktiği” olduğunu anladığında tüm komşularıyla sorunlu olan bir iktidarı “Bahar havası” çarpması normal değil mi?
Arap Baharı’nın şiddet sonuçları ülkemiz içinde PKK Baharı havası yaratınca bağırmanın anlamı var mı?
Adama “dön arkana yaptıklarına bir bak” derler.
Daha acısı; Muhalefetten bir milletvekilinin kaçırılmasını “düzmece” olarak niteleyenler, kendi il başkanları kaçırılınca feryad-ı figan edince ne kadar inandırıcı olabilir.
Kısacası komşularla sıfır sorun diyenlerin içerde ve dışarda “onlarca yeni sorun çıkartıp var olanları da büyütmesi” trajikomik değil mi?

Xxx

Afyon Valisi’nin 25 şehit nedeniyle şehrinde matem havası varken Genelkurmay Başkanına kilim hediye ederek bölgenin bu anlamda ticaretine dikkat çekmesine acı acı güleyim mi yoksa kahkahalarla ağlayayım mı şaşırdım.
Vali sanırım “reklamın kötüsü olmaz dikkat çekeni ya da çekmeyeni olur” demiş ve kilimlerin ve bilumum Afyon ürünlerinin reklamını yapıverdi.
Toplumun hissiyatıyla oynanmış, sırası değilmiş, reklamcı için önemli değildir(!)
Hala kararsızım ağlayayım mı güleyim mi?

 Xxx

Tarih tekerrürden ibaret derler.
Kaddafi’nin ölümü ile ABD Büyükelçisinin ölümünün benzerliği çok acı bir benzerlik değil mi?
O fotoğraflara bakınca bir şey hissetmemiş olmam acaba benim insanlıktan çıktığımı mı gösteriyor yoksa insanlığın bu hale gelmesine sebep olanlara üzülemiyor muyum?
Bilemedim.

xxx

Tabi bir de yeni muhafazakar dizimiz var. Bütün muhafazakarların, kapalıların iyi, başı açıkların tu kaka olduğu formatıyla  sokağımızda “huzur” kaçırtabilecek bu dizinin adının Huzur Sokağı olması garip bir tesadüf mü yoksa “komşularla sıfır sorun” stratejisinin bizim sokaktaki mikro uygulaması mı?
Huzursuz oldum gerçekten…

Xxx

22 yıllık gazeteci oldum.
Hala bizim mesleği pek anlayamadım.
Alex’i oynatmıyor diye Aykut Kocaman’ı linç etmek isteyen bir grup meslektaşımın arzusunu çözemiyorum.
Adam “hiç oynatmayacağım” demiyor ki “Maçın zorluk derecesine göre oynatacağım” diyor.
Aynı şey Abdullah Avcı için Selçuk Şahin meselesinde geçerli…
Her iki teknik adam da bilimsel verileri kullanıyor ama futbolun “basit” kural yapısı nedeniyle kendisini Morinho kıvamında sanan herkes “Vay nasıl oynatmazsın” diye bağırma hakkını kendinde buluyor.
Hiç kimse bu teknik adamlara saygı göstermiyor.
Asıl basit olan futbol değil, futbolun herşeyini biliyorum sanmaktır.
Bilime inanmamaktır.

Xxx

Ve haftanın en anlaşılır soru ve cevabı…
NTVSPOR’da Aziz Yıldırım’a “Alex’in heykeline karşı mısın” diye sordular O da şöyle cevap verdi:
-Ben bu ülkede sadece Atatürk’ün heykelini yaptırır ve açarım.
Ders kitaplarından Atatürk çıkarılırken çok okkalı cevap oldu.
Alkış.

NOT: Bu yazı aynı zamanda www.bizbolulular.com haber portalında da yayınlanmıştır.



23 Mart 2012 Cuma

Sessizlik, şehit, tokat

Kalabalıktı…
Çok kalabalıktı…
Kendisi bir tarih olan Fevziye Camii bir tarihi ana daha tanıklık ediyordu. Cami avlusundan parka taşan kalabalığın içinde asker ve polisler vakur durmaya çalışırken hemen üst avlunun kenarındaki genç kızlar ve kadınların gözlerinde yaşlar vardı.
Sessizce ağlıyorlardı.
Kaldırımlar gibi yol da dolmuştu…
Her zaman acelesi varmış gibi koşuşturan insanların mekanı Yürüyüş Yolu’ndaki mahşeri kalabalık kıpırdamadan duruyordu.

Aslında öfke olurdu hep böyle durumlarda…
Her şehit cenazesi geldiğinde öfke, acının bir adım önünde yürürdü, kortejin…
Bu kez sessizlik vardı.
Dostum gazeteci- danışman Eyüp Gencer, hatırlattı:
-Adem, bu sessizlik öfkeden de büyük bir gerginliğin adı, dedi.
Haklıydı.
Toplum artık taşıyamadığı bir yük ile karşı karşıya. Çözüm üretilmezse yaşanacak sıkıntıları tasavvur edemiyorum.

Xxx

Cizre’de şehit olan hemşerim özel harekat polisi Recep Topaloğlu, İzmit’te kılınan cenaze namazı sonrası şehitlikte toprağa verilirken ben, bundan sonra  neler olacağını düşünüyordum…
Evet neler olacak.
Cevap çabuk geldi.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bu konudaki düşüncelerini söyledi:
“Terör örgütü ile sonuna kadar mücadele, siyasi uzantısıyla da müzakere. Biz buna her zaman hazır olduğumuzu söyledik. Tabii ki terör örgütü ile kalkıp bizler siyasi irade olarak herhangi bir masada görüşme asla ve kat'a yapmayız. Fakat parlamento çatısı altında olan uzantıları diyeceğim artık, çünkü o da biliyorsunuz... Onlarla bugüne kadar arkadaşlarımın görüşmeleri olmuştur. Bundan sonra da onlarla biz yine görüşme yaparız, ama dürüst davrandıkları sürece. Eğer onlar da dürüst davranmazsa onlarla da görüşecek değiliz. Çünkü bizim derdimiz çözümdür. Kendi iradeleri yoksa kendi iradelerini kullanamıyorlarsa, kendi adlarına konuşmuyorlar da İmralı'nın veyahut Kandil'in ağzıyla konuşuyorlarsa gün gele artık onlarla da bunları konuşamaz duruma geliriz.”

Xxx

Bu konuşmadan üç gün önce bir dost meclisinde –gazeteci olmamıza binaen- hükümetin teröre ve Kürt meselesine bakışını sormuşlardı. O gün söylediklerimi tekrar yazmak istiyorum:
“Hükümet Kürt açılımı ya da demokratik açılım konusunda,  sözlerinin arkasında duruyor. Ancak bölge halkı ve ülke kamuoyu inisiyatifi terör örgütünde ya da KCK’da sanmasın diye ipleri eline almak istiyor. Böylece özerkliğe açık uçlu açılımın bir bölünme tehlikesi yaramasının önüne geçilmek isteniyor.”
Başbakan yaşanan acının bardağı taşırdığını belirterek bu sözleri sarf etti.

Xxx

Dün cenazeden sonra o sohbeti yaptığımız dostlardan biri aradı:
Haklıymışsın. Hükümet son şehitlerin ardından dediğini yaptı. Şimdi  ne olacak?” diye sordu.
Kahin değilim ama fikrimi söyleyeyim:
Şimdi sıra BDP’de…
Onlar artık başkalarının sözcülüğünü değil de kendi içsel sesleri ile Meclis ya da kamuoyu önünde konuşurlarsa bir yılı bulmaz içinde karşılıklı genel affın olduğu bir açılım zemini bulunabilir.
Eğer BDP’liler bu sınavdan başarılı çıkamazsa Sabahat Tuncel’in İzmit’te bir Kürt anasından yediği tokadın toplumsal olanı yanaklarında patlayacaktır.