Sınıf
buz gibi oldu…
Soruyu
soran profesör.
Elbette
niyeti kamu yönetimi yüksek lisans sınıfında bizi magazine bulamak değil. Tek
derdi bir fikri savunmamızı istiyor ve onu nasıl yapacağız diye bizi
kışkırtıyor.
Yaklaşık
10 kişiyiz, sınıf ikiye bölündü resmen. Ben, “Hülya Avşar da sanatçıdır” diyen
taraftayım. Karşı taraf pop-art çalışmaların sanatsal değerinin düşüklüğünden
bahsetse de; Hülya Avşar’ın magazini kullanmayı tercih eden popüler kültürün
bir parçası olduğunu söylese de ben ve birkaç kendini bilmez daha ısrar ile
popüler işlerin sanatsal değerlerinin de olabileceği sanatçıların da benzer bir
pozisyonu paylaşabileceğini iddia etmiştik.
Yıllar
öncesinde yaşanmış bu görüntüler nedense Altın Portakal Ödüllerindeki “garip”
tartışma nedeniyle tekrar gözümde canlandı.
Biliyorsunuz
Altın Portakal Film Festivali'nde yarışan Derin
Düşün-ce filmi, ensest bir ilişkiye yer verdiği gerekçesiyle jüri başkanı
Hülya Avşar tarafından eleştirilmiş ve Avşar'ın "Bu filmi festivalden kovdururum" dediği iddia edilmişti.
Benim
gibi popüler eserlerin de değerlendirilmesini arzu ettiği yarışmaya jüri
başkanı olması tartışmalara yol açan biri daha dikkatli olmalıydı.
Benim
gibi başlıktaki soru karşısında kendisini savunanları zor durumda
bırakmamalıydı.
Elbette
ensest ilişkiyi anlatacağım diye çocuk pornosuna kapı açamazsınız. O sanat
olmaz, suç olur. Ama toplumun kanatılmamış bir yarasına tuz basmak sanatın
temel işidir. Sanatçı duruşunun gereğini yapanları “pornocu” tehdinin altında bırakırsanız sizin jüri başkanlığınızı da
sorgularlar.
Daha
da ilginci kısa bir süre önce kendi yaptığı açıklamalar…
Hülya
Avşar'ın 1993 yılında rol aldığı 'Berlin
in Berlin' filmindeki mastürbasyon sahnesi ile ilgili daha yeni konuşmadı
mı?
Ne
dedi Avşar kızı:
"O sahnenin filme konulmasını ben istedim.
Normalde klişe bir sevişme sahnesi olacaktı. Kocasından ayrılmış, hiç
konuşmayan bir kadının gizli bir dünyası nasıl olur diye düşündüm ve aklıma
birden o fikir geldi. Sinan'a söylediğimde ilk başta inanamadı, sonra uçtuk,
uçtuk..."
Filmin
yönetmeni Sinan Çetin de meşhur sahneyle
ilgili olarak "Hülya Avşar, çok
güzel aşklar ve seksler yaşadığı için mastürbasyonu bilmiyormuş, öğrettik ve
yaptı" demedi mi?
49.
Altın Portakal Film Festivali Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması Jüri Başkanı
Hülya Avşar bu konuda bir açıklama da yaptı. Filmi sansürlemek istemediğini
söylemeye çalıştı:
“Basında ve sosyal medyada yarışma
filmlerinden birinin uzmanlar heyetine inceletildiği haberleri çıkmıştır. Söz
konusu filmle ilgili daha net bir görüş edinmek için yaptığım bu girişim
tümüyle bireyseldir ve jüri üyelerinin bilgisi dışında gerçekleşmiştir. Jüri
üyeleriyle bu konuda bir tartışma yaşandığı doğrudur. Bu vesileyle her türlü
sansüre karşı olduğumuzu da belirtmek isterim.”
Enteresan;
filmi inceleyip sanatsal açıdan değerlendirecek jürinin başındaki kişi film
için “Bir uzmana baktırayım” diyor.
Birisi
hatırlatsa iyi olur, “Arkadaş, o uzman –sanılan-
kişi sensin” diye..
Ama
ben Türk sineması ve ahlak üzerine Ufuk
Kesici’nin bir yazısından alıntı yapayım:
“Bizim sinamızda
neredeyse ‘sanatsal film’ yok gibidir. Türk sineması yıllarca fabrikatör
oğlunun güzel fakir kıza "aşık olmasını", kızı elde edemeyince
içeceğine ilaç katıp tecavüz etmesini işlemiş durmuştur.
…Pavyon kadınını
oynayan Türkan Şoray, pavyonda erkek masalarına oturmaz, biraz da film uzasın
diye iki üç şarkı söyler, şarkısı biter bitmez de hasta annesinin yanına evine
koşar, pavyondan çıkarken de başı eşarplıdır... Taksi şoförü Cüneyt Arkın da
ona aşık olur... Falan...
Bu filmlerde
ilginç bir ahlak anlayışı vardı... Özellikle Ferdili ve Orhanlı filmlerde...
Fakir diye kendisini terk eden ve zengin ama kumarbaz adamla evlenen kızdan,
sesleri sayesinde zengin olunca intikamlarını alıyor, zengin adamın
fabrikasından evine nesi varsa kumarda kazanıyor; hatta zengin adam kumar
masasına "karısını" (yani artık zengin olan oğlanın eski sevgilisini)
koyuyor, oğlan onu da kazanıyordu...
Bu filmler, ne
sanatsal filmlerdi, ne de halkımı ilerletici filmler... Tam tersine, halkımı
daha da geriye itiyordu... Sözde namusu kirletilen kız, Atatürk köprüsünden
kendisini atarak intihar ediyor, gerçek yaşamda da "namusu"
kirletilen kızlar Atatürk köprüsünden kendini atarak intihar etmeye başlıyordu.
Elbet, bu filmleri izleyen halkımın erkeği de "namus cinayetlerine"
başlıyordu...
Türk
filmlerimizin halkın düzeyini yükseltmek gibi bir derdi yoktu... Tam tersine
halkın düzeyinden de düşük filmler yapıp halkı yönlendiriyorlardı...
İşte bu
sanatçılar (!) filmlerinde benim halkıma ahlak anlayışı sunuyordu... Hem de
halkımın anladığından daha düşük bir ahlak anlayışı... Karın aldatırsa karını
da sevgilisini de vur, yok kadınsan ve tecavüze uğramışsan "git intihar et"
anlayışı...”
Sokağa
bakın kadınların öldürüldüğünü, tecavüze uğradığını, dövüldüğünü göreceksiniz.
Küçük yaştaki kız çocuklarının bile aile ve toplum tarafından ne kadar çok
istismar edildiğini göreceksiniz.
Şimdi
bir film bu sıkıntılardan birine, enseste dikkat çekmek istiyor ama pop- art
bakışın temsilcisi jüri başkanı eski
Türk filmlerinden alışık olduğumuz “ahlak”
arayışında.
Hani
kendi yaptığı filmleri bilmesek biraz düşüneceğiz.
Ama
olmadı.
Belki
siz bu yazıyı okuduğunuzda Altın Portakal bitmiş olacak ama benim aklımda hocamın sorusu…
.............
NOT: Bu yazım tablet dergisi Kupon'da yayınlanmıştır

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder