16 Ekim 2012 Salı

Hülya Avşar sanatçı mı?


Sınıf buz gibi oldu…
Soruyu soran profesör.
Elbette niyeti kamu yönetimi yüksek lisans sınıfında bizi magazine bulamak değil. Tek derdi bir fikri savunmamızı istiyor ve onu nasıl yapacağız diye bizi kışkırtıyor.
Yaklaşık 10 kişiyiz, sınıf ikiye bölündü resmen. Ben, “Hülya Avşar da sanatçıdır” diyen taraftayım. Karşı taraf pop-art çalışmaların sanatsal değerinin düşüklüğünden bahsetse de; Hülya Avşar’ın magazini kullanmayı tercih eden popüler kültürün bir parçası olduğunu söylese de ben ve birkaç kendini bilmez daha ısrar ile popüler işlerin sanatsal değerlerinin de olabileceği sanatçıların da benzer bir pozisyonu paylaşabileceğini iddia etmiştik.
Yıllar öncesinde yaşanmış bu görüntüler nedense Altın Portakal Ödüllerindeki “garip” tartışma nedeniyle tekrar gözümde canlandı.

Biliyorsunuz Altın Portakal Film Festivali'nde yarışan Derin Düşün-ce filmi, ensest bir ilişkiye yer verdiği gerekçesiyle jüri başkanı Hülya Avşar tarafından eleştirilmiş ve Avşar'ın "Bu filmi festivalden kovdururum" dediği iddia edilmişti.
Benim gibi popüler eserlerin de değerlendirilmesini arzu ettiği yarışmaya jüri başkanı olması tartışmalara yol açan biri daha dikkatli olmalıydı.
Benim gibi başlıktaki soru karşısında kendisini savunanları zor durumda bırakmamalıydı.
Elbette ensest ilişkiyi anlatacağım diye çocuk pornosuna kapı açamazsınız. O sanat olmaz, suç olur. Ama toplumun kanatılmamış bir yarasına tuz basmak sanatın temel işidir. Sanatçı duruşunun gereğini yapanları “pornocu” tehdinin altında bırakırsanız sizin jüri başkanlığınızı da sorgularlar.


Daha da ilginci kısa bir süre önce kendi yaptığı açıklamalar…
Hülya Avşar'ın 1993 yılında rol aldığı 'Berlin in Berlin' filmindeki mastürbasyon sahnesi ile ilgili daha yeni konuşmadı mı?
Ne dedi Avşar kızı:
"O sahnenin filme konulmasını ben istedim. Normalde klişe bir sevişme sahnesi olacaktı. Kocasından ayrılmış, hiç konuşmayan bir kadının gizli bir dünyası nasıl olur diye düşündüm ve aklıma birden o fikir geldi. Sinan'a söylediğimde ilk başta inanamadı, sonra uçtuk, uçtuk..."
Filmin yönetmeni Sinan Çetin de  meşhur sahneyle ilgili olarak "Hülya Avşar, çok güzel aşklar ve seksler yaşadığı için mastürbasyonu bilmiyormuş, öğrettik ve yaptı" demedi mi?

49. Altın Portakal Film Festivali Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması Jüri Başkanı Hülya Avşar bu konuda bir açıklama da yaptı. Filmi sansürlemek istemediğini söylemeye çalıştı:
Basında ve sosyal medyada yarışma filmlerinden birinin uzmanlar heyetine inceletildiği haberleri çıkmıştır. Söz konusu filmle ilgili daha net bir görüş edinmek için yaptığım bu girişim tümüyle bireyseldir ve jüri üyelerinin bilgisi dışında gerçekleşmiştir. Jüri üyeleriyle bu konuda bir tartışma yaşandığı doğrudur. Bu vesileyle her türlü sansüre karşı olduğumuzu da belirtmek isterim.”
Enteresan; filmi inceleyip sanatsal açıdan değerlendirecek jürinin başındaki kişi film için “Bir uzmana baktırayım” diyor.
Birisi hatırlatsa iyi olur, “Arkadaş, o uzman –sanılan- kişi sensin” diye..


Ama ben Türk sineması ve ahlak üzerine Ufuk Kesici’nin bir yazısından alıntı yapayım:
“Bizim sinamızda neredeyse ‘sanatsal film’ yok gibidir. Türk sineması yıllarca fabrikatör oğlunun güzel fakir kıza "aşık olmasını", kızı elde edemeyince içeceğine ilaç katıp tecavüz etmesini işlemiş durmuştur.
…Pavyon kadınını oynayan Türkan Şoray, pavyonda erkek masalarına oturmaz, biraz da film uzasın diye iki üç şarkı söyler, şarkısı biter bitmez de hasta annesinin yanına evine koşar, pavyondan çıkarken de başı eşarplıdır... Taksi şoförü Cüneyt Arkın da ona aşık olur... Falan...
Bu filmlerde ilginç bir ahlak anlayışı vardı... Özellikle Ferdili ve Orhanlı filmlerde... Fakir diye kendisini terk eden ve zengin ama kumarbaz adamla evlenen kızdan, sesleri sayesinde zengin olunca intikamlarını alıyor, zengin adamın fabrikasından evine nesi varsa kumarda kazanıyor; hatta zengin adam kumar masasına "karısını" (yani artık zengin olan oğlanın eski sevgilisini) koyuyor, oğlan onu da kazanıyordu...
Bu filmler, ne sanatsal filmlerdi, ne de halkımı ilerletici filmler... Tam tersine, halkımı daha da geriye itiyordu... Sözde namusu kirletilen kız, Atatürk köprüsünden kendisini atarak intihar ediyor, gerçek yaşamda da "namusu" kirletilen kızlar Atatürk köprüsünden kendini atarak intihar etmeye başlıyordu. Elbet, bu filmleri izleyen halkımın erkeği de "namus cinayetlerine" başlıyordu...
Türk filmlerimizin halkın düzeyini yükseltmek gibi bir derdi yoktu... Tam tersine halkın düzeyinden de düşük filmler yapıp halkı yönlendiriyorlardı...
İşte bu sanatçılar (!) filmlerinde benim halkıma ahlak anlayışı sunuyordu... Hem de halkımın anladığından daha düşük bir ahlak anlayışı... Karın aldatırsa karını da sevgilisini de vur, yok kadınsan ve tecavüze uğramışsan "git intihar et" anlayışı...”

Sokağa bakın kadınların öldürüldüğünü, tecavüze uğradığını, dövüldüğünü göreceksiniz. Küçük yaştaki kız çocuklarının bile aile ve toplum tarafından ne kadar çok istismar edildiğini göreceksiniz.
Şimdi bir film bu sıkıntılardan birine, enseste dikkat çekmek istiyor ama pop- art bakışın temsilcisi jüri başkanı  eski Türk filmlerinden alışık olduğumuz “ahlak” arayışında.
Hani kendi yaptığı filmleri bilmesek biraz düşüneceğiz.
Ama olmadı.

Belki siz bu yazıyı okuduğunuzda Altın Portakal bitmiş olacak ama benim aklımda hocamın sorusu…

.............

NOT: Bu yazım tablet dergisi Kupon'da yayınlanmıştır

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder