Londra yanıyor...
O hengamenin içinde bizim Türkler ellerinde döner bıçağı nöbette.
Mahalleyi yağmalamaya gelen Siyahları kovalıyorlar.
O kadar belli ki bizden olduğu, bağırıyor kovalarken:
-Yakalayın a...na k.. yayım!
Güler misin ağlar mısın...
Batı krizleri ve ayaklanmalarıyla uğraşa dursun bizde Ramazan dinginliği var.
terör kriz şike vız geliyor.
Ramazan bir başka.
Canınızı sıkmayacağım tatlı ramazan kıssa ve fıkraları anlatmak istiyorum.
İlki Ramazana teğet geçen Bektaşiyle ilgili.
Top seslerini duyan Bektaşi sormuş:
-Yahu ne oluyor?
-Yarın Ramazan, demişler. Bektaşi eline “yarın ramazan” yazmış, her sabah kalkıp tekrarlıyormuş, “yarın ramazan” diye... Sonra bir gün yine top sesleri duyunca sormuş:
-Yahu ne oluyor?
-Baba Erenler, bayram geldi, demişler.
Gülümsemiş Bektaşi:
-Vay mübarek nasıl geldi geçti anlamadık.
Niyet önemli tabi. Niyet iyi değilse yine ramazan anlaşılamayabilir...
“Şair Mehmet Celal ile manzumelerini 'Andelib' diye imzalayan Faik Esat, Beylerbeyi'nde bir dostlarına iftara giderler. Ancak zamanı hesaplayamayıp biraz erken saatte davet yerine varırlar. Ne yapsınlar; nereye gitsinler?
Kahveler kapalı....
Biraz dolaşırlar. Derken yağmur başlayınca ilk camiye kendilerini atarlar.
Beylerbeyi Camii'nde vaiz kürsüye çıkmış, cehennemi tasvir ediyor. Yıldırımlar, zebaniler, alevler, katran kuyuları...
Cemaat bir yandan titriyor bir yandan da vaizin etkileyici sesi nedeniyle hüngür hüngür ağlıyor. İki kafadarın öylece durduğunu farkeden cemaatten biri yavaşça sormuş:
-Siz vaiz efendiyi dinlemiyor musunuz?
-Dinliyoruz.
-Söylediği sözlerin manasını anlamıyor musunuz?
-O halde nasıl oluyor da sizde bir tesir uyandırmıyor; bakın biz nasıl ağlıyoruz..
Andelib cevap vermiş:
-Efendim biz bu mahalleden değiliz. Yabancıyız, misafirliğe geldik.”
Gülmeyin bizde böyledir işler...
Ramazan ayını bir kenara bırakalım.
Alın bizi bize anlatan bir kıssa daha...
“İstanbul'da büyük kolera salgını olduğu zaman Avrupa'dan doktor Şantimes adında bir uzman getirilmiş. Şantimes bazı sıkı tedbirler almış ve bu gerekçeyle patlıcanla domatesi yasak etmiş. İstanbullu buna dayanabilir mi? El altından yine tedarik çaresine bakmış. İstanbullu Yahudiler üstü örtülü sepetlerde 'Amasya'nın kara uzun bamyası' diye patlıcanı, “Sarı Malta'nın kırmızı patatesi” diye domatesi gizlice satmışlar. Zamanın şairleri de şöyle bir kısa şiir yazmışlar:
“Bunca insanlar ölürken böyle tedbirler abes / Şehr emini başta iken ne b.k yesin Şantimes”
Hadi gelin bir de final yapalım.
Bizim meslekte pıtırak gibi ortaya çıkanlara mesaj olacak bir kıssayla bitirelim.
Acemi bir yazar 'Hamsiname'nin' yazarı İhsan Hamami'ye sormuş:
-Bir eşek kitabı yazmak istiyorum. Siz Hamsiname yazdınız. Ben de bir Eşekname yazamaz mıyım sanki?
Üstad kafasını sallamış:
-Pekala yazarsınız. Bizim oralarda çok hamsi çıkar ben yazdım. Sizinkinden de çok eşek çıkınca niye yazmayasınız...
Ramazan muhabbetleriniz bol olsun...
(Kıssalar Türk Hiciv Tarihi kitabından alıntılanmıştır.)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder