24 Ağustos 2011 Çarşamba

Pisliğin içinde durup “bu Fener ne kadar da kirliymiş” diyorlar


Fenerbahçe, Şampiyonlar Ligi’ne gidemiyor…
Bazıları kendilerine sorulan 1 milyon TL için sadece  gazete küpürleri gönderebilse de Fenerbahçe’yi Avrupa’ya şikayet etmekten geri durmadı.
UEFA, TFF kardeşine emir verdi, “Ya sen alacaksın ya ben ceza veririm” dedi.
Aba altından da sopa gösterdi, “Hepinize ceza keserim” dedi.
TFF ise “Ya kardeşim sen zamanında Milan’ı aynı durumda Şampiyonlar Ligi’nde oynattın. Porto’yu oynattın. O zaman sıfır tolerans demiyordunuz. Bak burada daha kesinleşmiş bir yargı kararı yok. Biz iddianameyi beklemek zorundayız” diyemedi…
Demedi…
Kına göndereceğim çok isim var.

Ama bilsinler ki bu durumda kaybeden Fenerbahçe olmayacak sadece. Belki de kendi yaralarından güçlenerek çıkacak Fenerbahçe ama Türk futbolu İtalya örneği gibi çok şey yitirecektir.

Şu meseleyi bir daha ele alalım.
Türk futbolu temiz mi?
Hayır değil.
Yıllardır değil.
Bundan en çok mağdur olan takım Fenerbahçe.
Bu yasa çıksın diye kendini paralayan Fenerbahçe Başkanı değil miydi?
Bugün idam sehpasına çıkarılmak istenen de Fenerbahçe…

Neden?
Neden böyle oldu?
Özdemir Asaf, “Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu / Birinciliği beyaza verdiler” diyor bir şiirinde.
Çünkü, kir en çok temiz olanın üzerinde sırıtır…
Türk futbolunun son 10 yılına damgasını vurmuş kulübümüzün kirlendiğini söylüyorlar.
Çöplüğün içinde yaşayanlar üzerindeki tarihi kirleri görmeyip Fenerbahçe’yi linç etmek istiyor.
Daha trajikomiği “sıfır tolerans” diyen UEFA, başkanına yurt dışına çıkış yasağı konmuş takımı Şampiyonlar Ligi’ne aldı.
Ne kadar ilginç değil mi?
Adam yurt dışına gidemiyor ama kulübü bizi Avrupa’da temsil edecek…
İnanamıyorum.
Eğer sıfır tolerans ise BJK neden Avrupa’da? Onların Teknik Direktörü de içerde değil mi?

Yazılacak çok şey var ama fikrimi özetleyeyim; “Ligten çekilelim” yorumu sadece bir anlık öfkemizi giderir.
Bu yanlış.
Ama Nihat Özdemir’in yorumu doğrudur.
Kardeşim düşürmek mi istiyorsunuz; gücünüz, cebiniz, yüreğiniz yetiyorsa düşürün. Fener düştüğü yerden kalkar ve gelip tepenize çıkar.
Ayak oyunlarıyla çapı Türkiye’yi aşmış bir camiayı yok mu edebileceğinizi sanıyorsunuz?
Hadi oradan…
Hadi oradan…


21 Ağustos 2011 Pazar

Türkiye’deki Somali

Başbakan Somali’ye gitti…
Giderken de bir uçak dolusu sanatçı, sivil toplum yöneticisi ve gazeteciyi de götürdü.
Sertap Erener, Somalili kadınlarla dans etti.
Nihat Hanım aman pardon Nihat Bey Somali’yi görüp felsefesini geliştirdi.
Uçak kanadı otlara çarpınca gazetecilerimize bir de macera malzemesi çıktı.
Tabi bir de yoksulluk görüntüleri.
Bir deri bir kemik çocuklar..
İç savaşta yıkılmış evler.
Açlık…
Kuraklık…
Yoksulluk…

Somali’den geriye bir de tartışma kaldı.
“Efendim bizde de açlar var” diyenler bir yanda “Somali’nin yoksulluğu yanında bizimkiler zengin sayılır” diyenler bir yanda kaldı.
Her zamanki gibi siyasal kutuplaşma aklımızın önüne geçti.

Peki gerçekte durum ne?
Adaletin terazisine koyarak durumu biraz yorumlayalım.
Türkiye’nin Balkanlar, Orta Asya ve Müslüman coğrafyası üzerinde etkin olma isteğini makul karşılayanlardanım. Bunun için Somali çıkarması da iyi bir gövde gösterisi.
Üstelik somut bir katkısı var, dünyanın unutulmuş bu topraklarına, o çıkarmanın.
Türkiye oraya gıda, hastane, yol ve siyasi güç götürüyor.
Bu iyi. Bu yanlış değil.
Ancak, bu yapılıyor diye ülkemizdeki tablonun iyi olduğunu söylemek de gerçeklere sığmaz.

Bakın Prof. Dr. Ali Akdemir bu konuda neler anlatıyor:
“Bizzat TÜİK’in rakamları var. Mesela, Yeşil Kart uygulamasını ele alalım. Doğu ve Güneydoğu illerimizde yüzde 40- 60 arası nüfusta Yeşil Kart var. Adıyaman’da nüfusun yüzde 41’i, Ağrı’da yüzde 57.94’ü, Bingöl’de yüzde 47.78’i, Bitlis’te yüzde 50.20’si, Diyarbakır’da yüzde 37.91’i, Erzurum’da yüzde 32.46’sı Hakkari’de yüzde 47’si, Kars’ta yüzde 37.91’i, Mardin’de yüzde 38’i, Siir’te yüzde 42.86’sı, Şanlıurfa’da yüzde 36’sı, Van’da yüzde 51.63’ü, Şırnak’ta yüzde 47’si, Batman’da yüzde 44’ü, Ardahan’da yüzde 30.8’i, Iğdır’da yüzde 37’si Yeşil Kart’a sahip.

Öte yandan aynı oranlar Çanakkale’de yüzde 5, Edirne’de yüzde 10, Kocaeli’nde yüzde 4, Kütahya’da yüzde 6.59, Yalova’da yüzde 7, Muğla’da 4.43, Bartın’da yüzde 7.8, Zonguldak’ta yüzde 5.23, İzmir’de yüzde 4.47’di.

Son 5 yılda gıda yardımları 1 milyar TL’yi aşmış. 2009 yılında gıda yardımı 379 milyon, 2010 92 milyon TL olmuştur. Toplam 2 milyon 800 bin aile yararlanmıştır. Yakacak yardımı 2009’da 9 milyon TL, 2010’da 6 milyon TL’dir. Yoksul vatandaşların her türlü ihtiyaçlarını karşılamak üzere bölgelere 538 milyon TL aktarılmıştır.”

Gelir eşitsizliği konusunda OECD ülkeleri arasında Meksika’dan sonra sondan ikinciyiz. Gini Katsayısına göre Türkiye’nin oranı 0.43’tür.  En zengin yüzde 20, gelirin yüzde 44’ünü alıyor. En fakir yüzde 20 gelirin yüzde 6’sını alıyor, GSYİH’nın ülkemizde.

Yoksulluk oranı da çok farklı değil. Ülkemizde yoksulluk oranı (Mutlak yoksulluk) yüzde 17.8’dir. Tayvan’da yüzde 1, Çin’de yüzde 8, Malezya, Danimarka ve İsveç’te yüzde 5’tir. Nüfusun yüzde 18’i mutlak yoksulluğun altında yaşıyor. Bu da 14 milyon kişi demektir. Nüfusun yüzde 14.5’i –Bu da 10 milyon kişi demektir- ise göreli yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Toplam da 24 milyon nüfus yoksul demektir.”

Rakamlar çarpıcı değil mi?
Somali’de 11 milyon insan yaşıyor. İnşallah bizim de katkılarımızla onlar da biraz rahatlayacak ama Türkiye’deki 24 milyon yoksulu da üretime katıp kalıcı şekilde yoksulluktan ve devletin eline bakıyor olmaktan kurtarmamız gerekmiyor mu?

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Korku, tecrübe, yalaka




Korku nedir?
Anlatalım...

Dönem 12 Eylül...
Darbe olmuş, Adalet Partisi Milletvekili İsmail Hakkı Köylüoğlu, liderlerin Zincirbozan'a götürüldüğünü duyunca kalkıp abdest almış.
Radyoyu ikinci kez dinledikten sonra:
-Tamam şimdi bunlar beni de almaya gelirler deyip kalkıp bir daha abdest alınca oğlu sormuş:
-Baba, sen bu yola baş koyduk derdin, korkudan ikince kez abdest aldın.
Köylüoğlu sinirlenmiş:
-Ulan kerata, baş senin değil benim başım...

Ama bazı şeyler korkuyu kaldırmaz cesaret ister.
Örnek; vatan savunmak...
Bir şeyi hissetmek, yaşamak, istemek bedelini ödeme ihtimalini taşımak kolay değildir.
Cesaret kadar tecrübe de ister.
Okulu yok / Gökyüzünde rasgele bir bulut parçası için / Körükörüne tutkunluğun / Ağacın birine durup dururken abayı yakmanın / sigara içmekten / kibrit çakmaktan alacağınız keyfin / okulu yok / Yaz geceleri cırcır böceklerini / Dinlemeyi bilmenin de okulu yok / Okulu yok ekmeği peyniri domatesi / Küçümsemenin / Sözün sazın oyanın yazmanın / Halisini seçmenin / Daha buna benzer nice / Nice şeyin okulu yok / Ama dilerseniz hepsini öğrenebilirsiniz / Biraz çaba / Yeter” diyor “Okul Dışı” şiirinde Sabahattin Kudret Aksal...
Tecrübe farklı bir şey...
Güneydoğudan sürekli şehit haberleri geliyor.
Bizim iktidar Ramazan bitsin diye bekliyordu.
Gündemi teröre kilitlemek için Ramazan mamazan takmadılar.
Sonuç: Kandil'i bombaladı bizim ordu...
Geçikmiş bir doğru bir hamle...

Aslında perşembenin gelişi çarşambadan belliydi ama ancak şehit sayısı iki haneli rakamlara geçince iktidar efelenmeyi akıl etti.
Nasreddin Hoca bir gece geç vakit molası İmad'la birlikte evine gidiyormuş. Yolda bir dükkanın önünde hırsızların toplanmış olduklarını, içlerinden birinin kilidi törpülediğini görmüşler. Hoca, onlarla başa çıkamayacağını bildiği için sesini çıkarmamış. İmad sormuş:
-Hocam gece yarısı bu adamlar ne yapıyorlar böyle?
-Birisi rebap çalıyor, ötekiler onu dinliyor, demiş Hoca. Rebap dediği uda benzeyen bir müzik aleti.
İmad ciddiye almış bu sözü:
-Ama rebabın sesi çıkmıyor.
Hoca gülmüş:
-Onun sesi yarın çıkar.

Tecrüben varsa, korkmuyorsan, cesaretin varsa, sorunlara alışıksan ne yapacağını bilirsin. Net olursun.
İyi de neden göremez bir iktidar bu önemli ama basit gerçeği?
Alın size bir kıssa daha..
Hüseyin Cahit, bir Suriye ziyareti dönüşü öncesi Suriyeli bir dostuna neden Türkiye'ye gelmediğini sormuş:
-İyi de üstadım, Türkiye'ye gelmek güzel ama ben bir iki kelime dışında Türkçe bilmiyorum.
Hüseyin Cahit merakla sormuş:
-Nedir o kelimeler?
-Nasılsınız efendim... Evet efendim... Allah ömürler versin efendim... Arz-ı hürmet ederim efendim. Teşekkür ederim. Başüstüne efendim..
Üstad gülmüş:
-Kafi azizim, kafi... Sen bu kelimleri yerinde kullanıyorsan, bizim memlekette ömrünün sonuna kadar yaşayabilirsin...

Başbakan'a her yapığını teyit eden başını emme basma tulumba gibi sallayanların suçu da çok büyüktür yaşadıklarımızda.
Sorumluluğun büyük payı da onlarda...

12 Ağustos 2011 Cuma

Bu Çinliler ile ne yapacağız diye kara kara düşünüyorum

Sevdiğim Karadeniz fıkralarından biridir:
Karadenizliler Çin’e savaş açmış durumu bir mektupla Çin yetkililerine bildirmişler. Çinliler de kabul ettiğini bir mektupla bizim Lazlara bildirmişler. Lazları almış bir telaş…
Durumu anlayamayan bir vatandaş sormuş:
-Yahu Temel bu savaşı siz açtınız, ne diye kara kara düşünüyorsunuz, yoksa korktunuz mu?
Temel çıkışmış:
-Ne korkması, o kadar Çinliyi nereye gömeceğiz diye düşünüyoruz…
                    
Artık Çinliler, sadece sayısal çoklukları ile değil ekonomik ve askeri güçleri ile de kara kara düşündürüyor.
Gazeteler, dünyanın şerifliğini 1945’lerde İngilizlerden devralan ABD’nin küresel imparatorluğunun sona erdiğini yazıyor:

“Çin, Batı ile arasındaki farkın kapanmakta olduğunu göstermek için hiçbir fırsatı kaçırmıyor: Olimpiyat Oyunları’nı düzenliyor, Expo 2010’a ev sahipliği yapıyor, taykonotlarını uzaya, araştırma denizaltılarını denizin derinliklerine gönderiyor, beş yıl zarfında dünyanın en büyük hızlı tren ağını inşa ediyor. Pekin Halk Üniversitesi’nden Profesör Jin Canrong, Çin’in uslu bir öğrenci gibi Washington’daki büyük ustasının sözünü dinlediği günlerin geride kaldığını söylüyor. ‘Durum beş yıl öncekinden çok farklı." diyen Canrong "Çin ve ABD ilişkilerini artık eşit düzeyde sürdürüyorlar. Geçmişte ABD taleplerini dile getirir, Çin de öğretmeninin sorularını cevaplandıran bir öğrenci gibi cevap verirdi, yani çok pasif bir roldeydi’ şeklinde konuşuyor.”

Bu satırlar bana yıllar önce okuduğum İhsan Sabri Çağlayangil’in anılarını hatırlattı. Usta gazeteci Tanju Cılızoğlu’nun kaleme aldığı “Kader Beni Una Değil Üne İtti” isimli kitapta Çağlayangil, Pakistan Devlet Başkanı Eyüp Han ve Zülfikar Ali Butto ile konuşmalarını anlatıyor.
Türkiye ve dönemin İran yönetimi, ABD’nin isteğiyle Pakistan’ın Çin ile ilişkilerini kesmeye zorluyor. Ancak Pakistan direniyor.
Sonrasını Çağlayangil’in ağzından dinleyelim:
“Butto bana Tahran’da bir gece kulübünde biraz içkili durumunda ‘Siz hain-i vatansınız. Günün birinde Sovyetler ile ABD anlaşacak ve dünyayı nüfuz bölgelerine ayırmak isteyecekler. Böyle bir duruma karşı çıkacak tek güç Çin’dir. Çin bugün ekonomik bakımından güçsüz ama yarın şartlar değişecektir. Silahlarını güçlendirecektir. Çin güçlenince ona yanaşmak isteyeceksiniz ama o nazlanacaktır’ dedi.”
Pakistan’ın o dönem hayatlarıyla bedel ödeyen yöneticileri doğru mu söylüyordu?

Uzmanlar geleceğe yönelik şu öngörüde bulunuyor: “Çin, yeni kazandığı gücün aynı zamanda da sorumluluk anlamına geldiğinin farkında. Çin bu sorumluluğu üstlenmeye hazır.”
Ya biz?
Değişen dünya koşullarının bizim için ne anlama geleceğinin farkında mıyız?
Bir dostuma sordum:
-Yahu Ademcim hamburger falan iyiydi, bu Çin mutfağı çok kötü, düşünsene bunların fast foodları her yere yayılmış. Düşünsene film diye sırf karate filmleri dayatılıyor. Herkes Çinlilere benzemek için botoks ile gözlerini çektiriyor.
Düşündüm.
Şimdi kara kara düşünüyorum.


(Bu yazı www.bizbolulular.com adresinde de yayınlanmıştır.)

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Emre kimi öptü?



Öyle bakmayın…
Gülmeyin…
Soru doğru…
Soru yerinde…
Adam milli takımın kaptanı olarak kendi ülkesinde yeşil sahaya çıkmış top ayağına gelince ıslıklanıyor. Şaşkınım, inanamıyorum.
Önce “ben yanlış anladım” sandım, baktım gerçekten ıslıklanıyor.
Eski Emre Belözoğlu olsa kolunu kaldırır, ıslık çalan bölüme doğru evrensel düzeyde anlaşılacak hareketler yapabilirdi. Yapmadı. İyi ki yapmadı.
Soğukkanlı davrandı.
Hıncını topa yöneltti. Aldı penaltıyı sonra da yaptı golü…
Ama asıl gol, topun ağlara gitmesinin sonrasındaydı.
Formasındaki ay yıldızlı bayrağı öptü, kaptan.
Islıkların bir bölümü kesildi.
Bağırmışım evde, “Aferin kaptan” diye.

Tabi TT Arena’da yaşananlar bir sonuçtur.
Öyle kabul etmek lazım.
Sözde şike operasyonu Türk futbolunu psikolojik ve ekonomik olarak çökertirken kulübünün dergisine beyaz kapak yapanların eseridir, bu…
Akıllarınca “Biz temiziz” demeye getiriyorlar.
Sonra polis malum Denizli maçı sürecinde ortada olmayan 1 milyon doları sorunca “gazete küpürü” gönderiyorlar.
Komik değil.
Trajikomik bu…
Emre elbette bayrağın ve milli takımın önemine dikkat çekti o öpücükle. Ancak Emre aynı zamanda o beyaz kapağın üzerine kocaman bir Sarı Lacivert öpücük kondurdu, anlayana…

Tabi TT Arena’da yaşanan bu ıslık rezaletinin bir diğer boyutu da Emre’nin Türkiye’ye dönüşünde eski takımını değil de  Fenerbahçe’yi tercih etmesi.
Bunu taşıyamayan bazı Galatasaraylılar faturayı Emre’ye kesmeye çalışıyor. Islıklar da bunun da etkisi var.
Sen futbolcunun gönlünde renklerinin tükenmesine yol açan yönetim zaafiyetlerine baksana. Neden futbolcuya kızıyorsun?
Türkiye’de Emre Belözoğlu tarzı bir seyir yaşayanlar hep eski takımlarına geri gelmiş. Emre gitmediyse bunun sorumlusu Sarı Kırmızılıların kendisidir.
Şimdi Emre Fenerbahçe formasıyla başarılı oluyorsa bu kıskançlık niye?
Emre golden sonra o formayı öperken Milli takımın kutsallığı dışında anlatmak istediklerinin içinde büyük olasılıkla bunlar da vardı.
O öpücük desibeli yüksek TT Arena’nın akustiği sayesinde Emre’yi küstüren eski yöneticilerinin kulağına da kocaman bir “muccckkkk” olarak gitmiştir.

Aslında milli maçı yazacaktım…
Ama bu gördüklerim yüzünden vazgeçtim.
Yine de kısaca değinelim.
Şike tantanaları içinde milli takım için moral olan Estonya maçında ilk yarı 3 gol bulduk ama 3 gol de yiyebilirdik. Defansif sorunlarımız var. Servet bildiğimiz Servet. Ben Emre, Gökhan Gönül, Arda ve Kazım’ın ilk yarı performanslarını beğendim.
İkinci yarı Gökhan Türe ve Mehmet Ekici iyiydi. Kalede iyi olan Sinan Bolat’ın yine de resmi maçlarda Volkan’ın arkasında bekleyeceğini söylemek yerinde olur.

Birkaç cümlede şike incelemesini haftaya bitireceğini söyleyen Federasyon başkanına:
Hadi be kardeşim, hadi…
Belirsizlikten kötü bir şey yok.
Bir an önce belli olsun, her şey böylece takımlar da hazırlıklarını doğru düzgün yapsınlar.

Fenerbahçe taraftarının Taksim çıkarması da hassas bir konudur.
Birlikteliği göstermesi açısından önemlidir. Ancak anlamsız taşkınlıklar da kulübe zarar verebilir.
Dikkatli olmak gerekir.
Çok dikkatli…



9 Ağustos 2011 Salı

Bir eşekname yazamaz mıyım!




Londra yanıyor...
O hengamenin içinde bizim Türkler ellerinde döner bıçağı nöbette.
Mahalleyi yağmalamaya gelen Siyahları kovalıyorlar.
O kadar belli ki bizden olduğu, bağırıyor kovalarken:
-Yakalayın a...na k.. yayım!
Güler misin ağlar mısın...
Batı krizleri ve ayaklanmalarıyla uğraşa dursun bizde Ramazan dinginliği var.
terör kriz şike vız geliyor.
Ramazan bir başka.
Canınızı sıkmayacağım tatlı ramazan kıssa ve fıkraları anlatmak istiyorum.

İlki Ramazana teğet geçen Bektaşiyle ilgili.
Top seslerini duyan Bektaşi sormuş:
-Yahu ne oluyor?
-Yarın Ramazan, demişler. Bektaşi eline “yarın ramazan” yazmış, her sabah kalkıp tekrarlıyormuş, “yarın ramazan” diye... Sonra bir gün yine top sesleri duyunca sormuş:
-Yahu ne oluyor?
-Baba Erenler, bayram geldi, demişler.
Gülümsemiş Bektaşi:
-Vay mübarek nasıl geldi geçti anlamadık.

Niyet önemli tabi. Niyet iyi değilse yine ramazan anlaşılamayabilir...
“Şair Mehmet Celal ile manzumelerini 'Andelib' diye imzalayan Faik Esat, Beylerbeyi'nde bir dostlarına iftara giderler. Ancak zamanı hesaplayamayıp biraz erken saatte davet yerine varırlar. Ne yapsınlar; nereye gitsinler?
Kahveler kapalı....
Biraz dolaşırlar. Derken yağmur başlayınca ilk camiye kendilerini atarlar.
Beylerbeyi Camii'nde vaiz kürsüye çıkmış, cehennemi tasvir ediyor. Yıldırımlar, zebaniler, alevler, katran kuyuları...
Cemaat bir yandan titriyor bir yandan da vaizin etkileyici sesi nedeniyle hüngür hüngür ağlıyor. İki kafadarın öylece durduğunu farkeden cemaatten biri yavaşça sormuş:
-Siz vaiz efendiyi dinlemiyor musunuz?
-Dinliyoruz.
-Söylediği sözlerin manasını anlamıyor musunuz?
-O halde nasıl oluyor da sizde bir tesir uyandırmıyor; bakın biz nasıl ağlıyoruz..
Andelib cevap vermiş:
-Efendim biz bu mahalleden değiliz. Yabancıyız, misafirliğe geldik.”


Gülmeyin bizde böyledir işler...
Ramazan ayını bir kenara bırakalım.
Alın bizi bize anlatan bir kıssa daha...
“İstanbul'da büyük kolera salgını olduğu zaman Avrupa'dan doktor Şantimes adında bir uzman getirilmiş. Şantimes bazı sıkı tedbirler almış ve bu gerekçeyle patlıcanla domatesi yasak etmiş. İstanbullu buna dayanabilir mi? El altından yine tedarik çaresine bakmış. İstanbullu Yahudiler üstü örtülü sepetlerde 'Amasya'nın kara uzun bamyası' diye patlıcanı, “Sarı Malta'nın kırmızı patatesi” diye domatesi gizlice satmışlar. Zamanın şairleri de şöyle bir kısa şiir yazmışlar:
Bunca insanlar ölürken böyle tedbirler abes / Şehr emini başta iken ne b.k yesin Şantimes


Hadi gelin bir de final yapalım.
Bizim meslekte pıtırak gibi ortaya çıkanlara mesaj olacak bir kıssayla bitirelim.
Acemi bir yazar 'Hamsiname'nin' yazarı İhsan Hamami'ye sormuş:
-Bir eşek kitabı yazmak istiyorum. Siz Hamsiname yazdınız. Ben de bir Eşekname yazamaz mıyım sanki?
Üstad kafasını sallamış:
-Pekala yazarsınız. Bizim oralarda çok hamsi çıkar ben yazdım. Sizinkinden de çok eşek çıkınca niye yazmayasınız...
Ramazan muhabbetleriniz bol olsun...

(Kıssalar Türk Hiciv Tarihi kitabından alıntılanmıştır.)

8 Ağustos 2011 Pazartesi

Yoksulum, sıyırmak üzereyim, mutluyum


“Derin yoksulluk…”
“Açlık sınırı…”
“Sadaka devleti…”
Bunlar son dönemde duymaya çok alıştığımız ekonomik terimler.
İçinde acı ve ızdırap var gibi değil mi?
Bugün dünyada zenginler nüfusun yüzde 14’ünü oluştururken gelirin yüzde 78’ini tüketiyor. Nüfusun yüzde 86’sını oluşturan fakirler ise gelirin sadece yüzde 22’sini tüketir. Bu tablonun Türkiye’ye izdüşümü tam bir faciadır.
O terimlerin varlığını bu tespit anlamlandırıyor değil mi?

Yoksul bir dünyada ve buna paralel yoksul bir ülkede yaşıyoruz.
Ama anketler mutlu olduğumuzu söylüyor.
Türkiye İstatistik Kurumu 2009 Yaşam Memnuniyeti Araştırması kapsamında halkın ''mutluluk'' düzeyini de değerlendirdi. Ülkedeki bireylerin yüzde 31,1'ü orta düzeyde mutlu, yüzde 46,6'sı mutlu, yüzde 7,7'si de çok mutlu olduğunu ifade ediyor.
Bir terslik yok mu?

Var acı bir diyalektik var.Çanakkale Üniversitesi eski Rektörü Prof. Dr. Ali Akdemir o diyalektiği müthiş bir analizle değerlendiriyor:
“Türk halkı fakir ama mutludur. Çünkü izlenen siyasi politikalar ile ona ‘fakirsin ama bak kömürün var, sağlığın bize emanet, gıda yardımı kapında’ deniyor. Bu yüzden  mutlu Türk halkı.”
Belki Ak Parti’nin yüzde 50 oy almasını açıklayabilecek bir analizdir bu ne dersiniz?
Akdemir, “Türkiye’de devlet de, halk da artık yoksul yaşamaya yazgılıdır. ‘Fakir ol, tadını çıkart’ politikası sistematik olarak izleniyor. Halk da bu politikayı destekliyor” diyor

Ben kısa vadede sosyal yardım politikalarını doğru bulanlardanım. Ancak bu orta vadede üretkenleştirilen bir toplumla buluşmazsa sonuçları sağlıksızlaşır.
Hafta içinde sohbet fırsatı bulduğum Akdemir, bu durumu şöyle yorumluyor:
“Kendi yaşamını finanse eden kişi demokrattır; edemeyen itaatkardır. Fakiri finanse edense otoriterdir. Böyle bir tablo da ekonomik kalkınma da demokratik gelişime çıkmaz. Önemli olan uygar toplum yaratmaktır. Demokrasisi güçlü, toplumu eğitimli- kültürlü, ekonomisi üretkenliğe dayalı güçlü topluma ancak uygar toplum denebilir. Fakirlik değil, refah yaratmak onurludur. Fakiri kimse fakir olduğu için suçlayamaz ama fakir olduğu için de mutlu olmasını bekleyemez. Önemli olan fakirliği yerleştirmek, kurumsallaştırmak değil, yok etmektir. Amaç; üretkenliği, girişimciliği ve zenginliği yaygın toplum niteliği kılarak uygar topluma ulaşmaktır.”
Doğru söze ne denir…

Yunanistan batmış…
İtalya ve İspanya’da işler kötü…
ABD’nin kredi notu tarihinde ilk kez düşürülmüş.
Dünya yeni bir krizin eşiğinde.
Tanışacağımız yeni yoksulluk kavramlarına rağmen “mutlu olmaya” devam mı edeceğiz?
Yoksa bu yoksul halkımın “oynatmaya az kaldı” durumu mu?
Ne dersiniz?
(Bu yazı www.haber262.com’da da yayınlanmıştır.)

Bu renkler çamur tutmaz



Babamın arkadaşı İsmet abi Beşiktaşlıydı. Eve her gelişinde benim aklımı çelmek için vaat üzerine vaat sıralardı:
-Yeni bir elbise alayım…
-Yıl boyunca okul harçlığı benden…
-Kabul et hemen siyah beyaz spor malzemeleri hazır.
Çok küçüğüm ama kararlıyım. Benim kaşlar yukarıda, başımı sürekli geriye doğru kaldırıyorum.


İlk hangi an Fenerbahçeli hissettiğimi bilmiyorum ama Cemil Turan’ın transferini gazetede görünce “Cemil’i aldık Cemil’i aldık” diye mahallede tur attığımı hatırlıyorum.
İsmet Abinin cazip tekliflerine rağmen Fenerbahçelilikten taviz vermeyen küçük aklım, “Taraftar renklerini satmaz” diyordu.
Yıllar sonra spor muhabiri oldum.  Bir Beşiktaş maçını izleyeceğim bir gece önce kamp yapılan oteldeyim. Beşiktaş’ın Şevket Babası ile röportaj yapmak istiyorum.
Bana şöyle bir bakıyor:
-Çocuk sen Fenerli misin?
-O kadar belli oluyor mu?
-Oluyor, oluyor siz Fenerliler de farklı bir hava var. Kendinizi belli ediyorsunuz hemen.
Belki o olumsuzlamıştı ama o “farklısınız” tespiti benim hoşuma gitmişti.
İslam Çupi’nin “Fenerbahçe büyüklüğü ne kupa büyüklüğü ne de şampiyonluk büyüklüğüdür. Fenerbahçe büyüklüğü öyle bir büyüklüktür ki, adı konamaz” cümlelerini daha iyi anlamıştım o gün…

Yıllar geçti…
Kadıköy’de Fenerbahçe’yi mabedinde seyretmek çok güzel ama ben futbolum estetik tarafına daha bir aşık olmuştum.
Ta ki şike operasyonuna kadar.
Bir Pazar sabahı kabusu olarak başlayan  o operasyonun merkezine Fenerbahçe ve onun başkanı konmuştu. Benim “Sarı-Lacivert” renklerimin üzerine birileri çamur sıçratmaya çalışıyordu.

Tüm Fenerliler gibi travma yaşayanlardanım.
Ve olaylardan sonra ilk kez yazıyorum.
Gelin biraz sağduyu ile bize kendimizi farklı ve ait hissettiren takımımızı bu duruma düşüren operasyonu irdeleyelim:
İşin üç penceresi var ele alınacak…
a-Hukuki,
b-Sportif,
c-Ekonomik.

Hukuken, yeni yasa sonrası şikenin takip altına alınması normal ve doğru. Ancak çok gizli bilgi kirliliğinin engellenmesi iddiasıyla düne kadar sanık avukatlarına bile delillerin verilmediği operasyonda toplandığı iddia edilen delillerin çarşaf çarşaf yayınlanması trajikomiktir. Operasyon karşısında bende mide bulantısı yaratmıştır. Bazı yeni dönem gazetecileri operasyondaki yeni dalgaları bile yazabildiler.
Bunun neresi gizli?
Nasıl kirlenecekmiş, bilgiler?
Herkesin gazetelerden okuduğu bilgileri karartmasın diye camiamızın birçok ismi içeri alındı.
Üstelik sağduyu sahibi hukukçular elde olduğu söylenen belge ve bilgilerle bu davadan hapis kararları çıkmasının zor olduğunu söylüyor.
İtirafçı arama çığırtkanlığı da bu yüzden bu kadar açık görülebiliyor.


Gelelim sportif tarafına…
Fenerbahçe sadece futbol değil tüm branşlarda başarı çıtasını yukarı çekmiş bir kulüp. Bugün Türk sporunun lokomotifi Fenerbahçe’dir.
Fenerbahçe Kulübü’nü böylesine acımasızca yaralamak sadece Fenerbahçe’yi değil, marka değerini yitiren futbol başta olmak üzere birçok spor dalını 20 yıl geriye atar.
İtalya’yı örnek verenler, şike operasyonu öncesi İtalyan futbolunun nerede olduğuna ve şimdi nerede olduğuna bir baksınlar.
İtalya, İspanya ve İngiltere’nin önünde futbol dünyasının lokomotifiydi. Şimdi ise Bundesliga’nın bile gerisinde kaldı.
Türk futbolu İtalyan futbolundan çok daha kötü etkilenir.
Diğer yandan Türk futbolu için “Masum değiliz hiçbirimiz” şarkısı doğru bir tercih değil midir?
Yeni bir başlangıç yapmak ihtiyaçsa bu herkesin elinin taşın altına sokulduğu bir yöntemle yapılması gerekir

Ve ekonomik pencere…
Aziz Yıldırım ve Serdar Adalı ile ilgili helikopter ihalesi iddiaları tüyler ürpertici…
Geçtim.
Bu operasyon adam gibi yönetilmezse Türk futbolunun yarattığı ekonomi çökecektir. Lig TV’nin ve Kulüpler Birliği’nin feryatları bu yüzdendir.
Dünyanın krize gittiği, birkaç milyar dolar için taklalar attığımız bir dönemde yarattığı ekonomi milyar doları aşan futbolu yok etmenin bu ülkeye ne faydası olacaktır?
Kim cevaplayacak merak ediyorum?

Son söz taraftar için.
Taraftar, zor günde takımına sahip çıkan adamdır.
Ne mutlu bana ki Fenerbahçe camiasının bir parçasıyım. Çünkü Fenerbahçe taraftarı takımıyla omuz omuza..
Topuk Yaylası’nda…
Cadde’de…
Metris önünde…
Saraçoğlu’nda…

Usta şair Nazım Hikmet "Fener'e kanımın kaynamaya başlaması başka sebepten...
Son yaptığım içtimai, felsefi, harsi, kozmografi tetkikat neticesinde, anladım ki, Fener, İstanbul, Kadıköy, filan semtlerinin mümessilidir... Galatasaray Beyoğlu, Şişli semtlerinde taraftar sahibidir... Fener'in kaptanı Sirkeci'de dükkan açmış... Galatasaray'ınki Beyoğlu'nda.
Ben, iki gözüm, spordan anlamam ama, şimdi neden, Fener'in taraftarı, Galatasaray'ın balosu, müsameresi çoktur bunu anladım işte. Sporda da olsa, halka dayanalım vatandaşlar!. Halka, kapılarımızı geniş açalım iki gözüm!" diye yazmıştı.
Fenerbahçe halktır…
Halk takımına sahip çıkmaya devam edecek…
Renklere çamur atmaya kalksalar da, tutmayacak.
Bir Cumhuriyeti yıkmak o kadar kolay değildir.

Şelalenin sesi…




“Ne yazmalıyım bu hafta?” diye soruyorum Fatih’e…
Sayıyor kent gündemini…
Yediemin otoparklarının sayısı artmış..
İcra dosyaları kabarmış…
siyasetçiler “durum iyi” diyor.
Nefis bir diyalektik var. Yani yazı ana mesajıyla önümde duruyor. Ama ben burun kıvırıyorum. Çünkü yerel bir gazete – internet portalında da yazsak insanoğlunun global dünyadaki etkileşimiyle başka gündemler önümde.
Bir iki kere yerel şeyler yazmayı deniyorum.
Olmuyor.
Silip duruyorum yazımı.
Sonra…
Sonra aşağıdaki satırlar kendiliğinden düşüyor bilgisayar ekranına…


Gürültüyle akan suyun  sesini duyduğunuzda bilirsiniz ki şelale yakındır…
Dolu dolu, gürül gürül kendi bildiği gibi yüksekten düşmeye koşar, su…
Bilir de yine de oraya doğru koşar…
Coşkusu en üst noktadadır..

Belgrad konserinin görüntüleri haber siteleri, you tube ve Facebook’a düştüğünde şelalenin gürültüsünü duymuştum.
Menejeri sonra o hislerimi doğruladı:
“Amy’nin müzik hayatı bitti” dedi.
27 yaşındaki genç bir kadının müzik hayatının bitmesi için alarm zillerinin çalıyor olması lazımdı.
Back to Black’i  (Karanlığa dönüş) şarkısını söylerken mikrofonu attı, Belgrad’ta; ayakta zor duruyordu.
Boş bakıyordu…
Amy Winehouse’ın cesedini zenginlerin yaşadığı Kuzey Londra’da tripleks evinde buldular.
Zenginliğinin içinde iç dünyasındaki yalnızlığında uyuşturucunun içinde gürül gürül şelaleye doğru gitti.



Yerel bir gazete nedir ulan bu Amy Winehouse duygusallığı diyenlere müziğin mesajının evrenselliğini hatırlatmak isterim.
Yahudi, beyaz, İngiliz bir genç kız, ezilmiş, yoksul zencilerin müziği Soul’ü söylüyor.
Soul, ruh demek…
Yani anlamak için Siyahi duyarlılık lazım.
Vardı Amy’de…
Tabi bir de  Zenci gırtlağı..
En iyisi vardı…
Ama hepsinden önemlisi bir postmodern ozan gibiydi Amy…
İçinde, yaşadıklarında ne varsa şarkılarının sözüydü…
“Bana rehabilitasyona git dediler ama onlara hayır dedim” diye yüz binlere bağırdı, şarkısıyla…
Eski kocasının arkasından, “Git piliçlerinin arkasından / erkek arkadaşmla birlikteyim / ama seni düşünüyorum / Evet berbatım / ama biliyorsun ben iyi değilim…” diye şarkı yazdı.
Ve söyleyeceklerini söyledikten sonra gitti.
27’ler kulübünde hatırlanacak.
Siyah Soul müziğin beyaz kızı olarak hatırlanacak.
Amy kısa ömrüne sığdırdığı 5 Grammy ödülüyle hatırlanacak…

Yerelde ne yazayım bilmiyorum..
Şelaleden akan su aklımı karıştırdı:
“Bana rehabilitasyona git dediler ama onlara hayır dedim” diyor Amy şarkısında…
Zaaflarına yenilmiş güçlü bir sesin çığlığı benim yerelliğimi de bastırdı bu hafta…