Değerlerini
korumayı bilmeyen bir toplumuz ötesinde saygımız da yok.
Bir
kart firmasının reklamındaki gibi “paranın satın alamayacağı şeyler vardır”
aslında ya da olmalıdır.
Size
geçmişten bir hikaye;
Dönem
radyo dönemi. Öyle televizyon pek yaygın değil. Orhan Boran'ın radyo
programları büyük ilgi görüyor. Çok seviliyor.Ama Orhan Boran kim desen gösterecek adam az.
İşte
o yıllarda Boran bir Ankara dönüşü, İstanbul'da havalimanından şehre gelmek üzere
bir taksinin kapısını açmış:
-Delikanlı
beni Bakırköy'e götürür müsün?
Boran'ı
tanımayan şoför dönmüş:
-Kusura
bakmayın bayım, şimdi radyoda Orhan Boran'ın programı var. Ben de onun
hastasıyım. Siz
arkadaki arabaya binemez misiniz?
diye soruyor.
Boran pek etkilenmiş, çok hoşuna gidince genci
ödüllendirmek istemiş. Çıkartmış cebinden 10 TL -ki o zaman için inanılmaz büyük para- taksici gence vermiş.
Parayı
gören genç bir hamlede radyonun düğmesini kapatmış:
-Gel beyim
gel. Kim takar bu saatten sonra Orhan Boran'ı..
Bizim
gibi ülkelerde değerlere saygı yok edilir, önemli kavramların da içi
boşaltılır. Hele de global bir tehlikeyle karşı karşıya olanlar daha da hızlı
yozlaştırılır.
Bunların
başında da “demokrasi” geliyor.
Winston
Churchill “Demokrasi berbat bir rejimdir. Ama rejimlerin en az berbat olanıdır”
demişti. Bu tersten demokrasi güzellemesi kavramı yüceltip anlamlı kılıyordu.
Bu günlerde ise ağızlardan “demokrasi ve barış kelimeleri düşmeyenler otoriter
rejimler ve savaş için psikolojik, sosyal ve yasal dayanaklar peşinde,
***
Halikarnaslı
Herodot demokrasiye isim babalığı
yaparken bu kadar uzun zaman adının var olacağını elbette düşünememiştir. Heredot, Yunanca'da halk anlamına gelen "Demos"
ile güç, kudret, iktidar, yönetim
kavramlarının karşılığı "Kratos"
sözcüklerini harmanlayarak adını koyduğu rejim, aslında halkın doğrudan kendisini yönetmesinin adıydı.
Atina
Agorası'nda "Ecclesia"
denilen, tüm kent halkını bir araya getiren toplantıda yasalar hazırlanıyor,
onları uygulamak üzere yöneticiler ve yargıçlar seçiliyordu.
Bu
sistemin adı "Doğrudan demokrasi”ydi.
İnsanlık
modern demokrasiye ise yakın tarihte kavuştu. Fransız devrimi ile başlayan
süreçte demokrasi her geçen gün gelişti. Tarihsel paradigmaya göre 1945’te İkinci
Dünya Savaşının galibi demokrasiydi; liberal demokrasiydi.
Liberal
demokrasi ucu bucağı görünmeyen bir yolculuk gibiydi. “Özgürlük” tek slogana dönüşmüştü. 1990’larda Francis Fukuyama’nın “tarihin sonu” doktrini ile tanıştık. Fukuyama liberal demokrasinin tarihin nihai
formu olduğunu söylüyordu. Tarih sadece liberal demokrasinin daha da rafine
hale getirilebilmesi demekti. Bugün “e-demokrasi”
ya da “ileri demokrasi” gibi başına
ek ve sıfatlar alarak parlatılmak istenen liberal demokrasi “Arap Baharı” ile tekrar insanlık ideali
olarak önümüze konulmuş durumda. Ama bence günümüzün sorusu –baştan seri anlatmaya çalıştığım üzere-
liberalizm ve demokrasinin bu durumunun bir yanılsama olup olmadığı ile ilgili.
***
Bence
demokrasi küresel olarak içeriği hızla boşaltılan bir kavram.
Biz
de ise hakkın rahmetine kavuştu.
Ona
zaten inanmamış olanlar çoktan “Boş ol,
boş ol, boş ol” deme kolaycılığı ile bağlılıklarını bitirdiler.
Çağdaş
felsefenin önemli isimlerinden Slavoj
Zizek, "Neo-liberalizm sona
erdi. Ve ben, neo-liberalizmin zaten hiçbir zaman bir gerçeklik olmamış olduğu
görüşündeyim. Eğer büyük kapitalist devletlere bakarsanız, Birleşik Devletler’e
bakarsanız, devletin iktisadi hayatta gittikçe daha fazla yer tutmaya başladığını
görürsünüz. Asıl ilginç olan durum da budur. Asya’da, Singapur’da, Çin’deki
kapitalizmde devlet çok güçlü bir rol oynuyor. Bu, neo-liberal rüyanın sona
ermesi benim için büyük bir meydan okuma anlamına geliyor. Kapitalizmin bir
şekilde kendisiyle birlikte demokrasi getirdiğine inanılıyordu, şimdiyse
kapitalizm ile demokrasi arasındaki evlilik ilişkisi yavaş yavaş bir boşanmaya
doğru gidiyor” diyor…
Demokrasi
özü itibarıyla esnetilmeye müsait bir rejim değil. Savaş ve terör gibi
olağanüstü durumlarda bazı haklarda kısıtlama yapılabileceği Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesi'nde de yer alıyor. Ancak o sözleşmede de belirtildiği gibi
bu hakların özüne dokunulamıyor. Bazı lider ve hükümetlerin iktidarını
sürdürmek için demokrasiyle bağdaşmayan karar ve uygulamalara yöneldiği
görülüyor. Bu davranışlar demokrasinin özüne zarar veriyor, özgürlükleri
kısıtlıyor ve demokratik rejimin geleceğini tehlikeye düşürüyor. Demokrasiyi
savunma bahanesi, “siyasal hasımları”
bertaraf etmenin güzel bir gerekçesi ve kullanılabilir bir aracı olmuştur.
İlginç
ama gerçek demokrasiye aykırı her davranış aslında demokrasi için yapılıyormuş
gibi sunuluyor. Mesela 12 Mart’ın Başbakanı Nihat Erim "Eğer
demokrasi tehlikeye girerse, özgürlüklerin üzerine bir şal örtüveririz"
demişti.
Kısacası
demokrasi adına demokrasinin yok edildiği bir dönemden geçiyoruz. Demokrasilerde
“demokrasiyi yok etme özgürlüğü” olup olmadığı konusu günümüzde tartışılmaktadır.
Ancak
tartışması bile abes bir konudur bu.Tanım gereği elbette demokraside her türlü
düşüncenin ileri sürülmesi gerekir. Ama demokrasinin de kendini savunmaya hakkı
vardır. Hiçbir rejim, kendini “yok edeceğini” açıkça ifade eden gelişmelere
izin veremez.
Ama
ya bizzat demokrasi aşığı görünümdekiler rejimin demos ve kratos yapısını
dejenere ediyorsa?
Ve
daha da kötüsü demokrasi ellerinin altındaki tek güç olanlar buna alkış
tutuyorlarsa?
***
Bir
kıssayla bitirelim:
Hüseyin
Cahit, bir Suriye ziyareti dönüşü öncesi Suriyeli bir dostuna neden Türkiye'ye
gelmediğini sormuş:
-İyi de üstadım, Türkiye'ye gelmek güzel ama
ben bir iki kelime dışında Türkçe bilmiyorum.
Hüseyin
Cahit merakla sormuş:
-Nedir o kelimeler?
-Nasılsınız efendim... Evet efendim... Allah
ömürler versin efendim... Arz-ı hürmet ederim efendim. Teşekkür ederim.
Başüstüne efendim..
Üstad gülmüş:
-Kafi
azizim, kafi... Sen bu kelimeleri yerinde kullanıyorsan, bizim memlekette
ömrünün sonuna kadar yaşayabilirsin...
***
Son
söz; demokrasi yalakaların değil, başını dik tutup isteklerini hayata geçirmek
isteyenlerin rejimidir.
Bu
boşanmadan kapitalizmi de anca onlar vazgeçirebilir.
NOT: Bu yazım tablet dergisi Kupon'da da yayınlanmıştır.



