16 Kasım 2015 Pazartesi

Kan, şiddet, derin yoksulluk, Ali Koç ve vicdanlı kapitalizm

Önce bir tespit:
Adına küreselleşme denilen süreçte, “karın maksimize edilmesi” adına sermayenin önündeki tüm engeller tek tek kaldırıldı. Hukuk ona göre dizayn edildi. Sınırlar kaldırıldı, özelleştirmeler yapıldı, sendikalar bitirildi, işçiler modern köleler haline getirildi.
Bunun adı “vahşi kapitalizm”dir.
Sonucu ise az sayıdaki kişinin anormal zenginleşmesi çok sayıda kişinin derin yoksulluğa yuvarlanmasıdır.
Tablo bu.
Bence, vahşi kapitalizmin son yiyeceği de kendi özüdür.
Hal böyle olunca memleketin en önemli sermayesinin en önemli isimlerinden biri olan Ali Koç’un söyledikleri kapitalizmin arıza sinyali verdiğinin de göstergesi sayılmalıdır.
Ne dedi B20 İstihdam Görev Gücü Koordinatör Başkanı ve Koç Holding Yönetim Kurulu Üyesi Ali Koç:
"Eşitsizliğin ortadan kalkması için kapitalizmin ortadan kalkması gerekir. Ben en azından eşitsizliğin minimum seviyeye indirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Gerçek sorun kapitalizmdir."
Derin yoksulluk, sistem ehlileştirmezse sisteme olan güveni tamamen eritecek.
Bu açmazdan çıkmak için bakış açısı değişmeli. Ali Koç’un çıkışı bu noktadan çok anlamlıdır.
Bazıları Koç’un pozisyonuna bakıp bunu romantik, ütopik bulmuş olabilir; “Komünistlik yapıyor” diyenler bile olabilir ama tersinden sermaye sahiplerinin de içinde bulundukları oyunun kurallarını beğenmedikleri düşünülmelidir.
Koç bunu ilk kez de yapmıyor. Daha önce de, “Ben şahsen 6 ve 8 yaşında iki çocuk sahibi bir baba olarak çocuklarımızın geleceğinden, bu gidişata baktığımız zaman, endişe duymamak mümkün değil diye düşünüyorum. Eminim bu da hepiniz için geçerlidir" demişti.

***

Uğur Gürses’in de dediği gibi bu çıkışı “vicdanlı kapitalizmin sesi “ olarak görmek bence doğru olandır.
Gürses diyor ki, "Ali Koç’un sözleri çok açık görünen bir olguya itiraz, ‘vicdanlı kapitalizm’ çıkışı aslında; ‘vahşi kapitalizmin’ artık mevcut makul iş kesimini de rahatsız ettiğinin iyi bir örneği. 20 yıl öncesine göre çok farklı bir yerdeyiz. Küreselleşme görmekten kaçınamayacağımız bir tabloyu hep göz önünde tutuyor. Gelir ve servet adaletsizliği sürüyor. Bu konunun küresel servetin kabaca yüzde 80’inin, küresel yetişkin nüfusun sadece yüzde 9’unun elinde bulunduğu, 900 milyon kişinin yoksul olduğu bir dünyada hala yeterince tartışılmıyor olması üzücü. Bu açıdan Ali Koç’un, kabaca 18 milyon yoksulu olan ülkemizde G20 fırsatıyla bu konuyu gündeme taşıması çok olumlu. Diğer taraftan, iş kesimi sadece konuşarak değil sivil toplum platformlarına destek vererek de çaba göstermeli."

***

Vahşi kapitalizmin sadece ekonomik sonuçları yok elbet…
Küreselleşen terör ya da asimetrik savaşın kaynağında da bu sosyo- ekonomik küresel adaletsizlik yok mu?
Sevgili Ufuk Saka Paris’teki saldırılar sonrası sosyal medya hesabından bir tespit yaptı:
“Bize gösterilen fail kim olursa olsun, bu kör şiddet dilinin kaynağı da, "yöneteni" de küresel planda mafyalaşmış kapitalizmdir. Kapitalizmin açık-gizli güvenlik servisleri, bu ölçekteki terör saldırılarının, bazen doğrudan örgütleyerek faili, bazen de ‘konjonktür gereği’ sessiz kalarak işbirlikçisi olurlar. Hedefinde nedense mesela silah tüccarları, enerji, çelik, telekomünikasyon ya da finans baronları yoktur. Bu nevi saldırılarda nedense hep sıradan siviller ölür. O nedenle, evet, Paris'te, Suruç'ta, Ankara gar meydanında, her nerede olursa olsun yaşamını yitiren herkes birbirinin kardeşidir. Fail ise bir parçası olduğumuz ve o kör tüketim şehvetiyle durup dinlenmeden büyütüp güçlendirdiğimiz sermaye düzenidir. Yüreklerimiz bugün Paris'te kanıyor. Peki yarın?”

***

Evet yarın ne olacak?
Yarın için ne yapacağız?
Ali Koç’un bile çocuklarının geleceği için endişelendiği bir sistemi revize etmek gerekmiyor mu?


9 Kasım 2015 Pazartesi

Toplumun siyaset algısını anlamak gerekiyor



Muhalefet partileri yöneticilerine ve seçmenine söylüyorum.
Eğer seçim sonuçlarına inanamadıysanız “bilimsel kabullenme süreçlerinin inkar” bölümünde kalmışsınız demektir.
Ancak siyasal ve sosyolojik bir gerçeklik olarak Adalet ve Kalkınma Partisi önünüzde duruyor.
Bırakın “bu ülkede yaşanmaz” kızgınlığını…
Bırakın “Ya nasıl oy çalıyorlar anlayamıyorum” safsatasını…
Bırakın, “bu millet adam olmaz” üstten bakışını…
İnkar etmek, şaşırmak ve kızmaktan farklı olarak anlamak zorundasınız.
Bu iktidar bir Türkiye gerçeği…

***

Ancak daha önemlisi de var…
Adalet ve Kalkınma Partisi Türkiye’de seçim ve siyaset işini en kurumsal yapan parti…
7 Haziran’ı en doğru okuyan parti…
Bakın 7 Haziran’da yüzde 9 oy kaybettiler ama kendilerine oy vermeyenlere tek kelime etmediler.
Mesajınızı anlıyoruz” dediler…
“Fabrika ayarlarına geri dönüyoruz” dediler.
Gocunmadılar, halkın prim verdiği CHP’nin ekonomik vaatlerinin benzerlerini söylediler. Çünkü Adalet ve Kalkınma Partili teşkilatlar raporlarında bu vaatlerin etkisini yazmışlardı.
Yetmedi…
Aday listelerini güncellediler.
Yetmedi…
1 Kasım mesajlarında da iktidar partisi istikrarın öneminin altını çizdi.
Slogan olarak Tek başına iş başına” dediler. Yani “güçlü hükümet istikrar getirecek bu belirsizlik bitecek” mesajını verdiler.
İlk günkü aşkla” dediler, yani “Biz hatamızı biliyoruz. 2002 heyecanıyla karşınızdayız” dediler.
Terör meselesinde devlet duruşunu gösterip ilk kez terör meselesi nedeniyle MHP’nin oy kaybetmesini sağladılar.

***

Tüm bunlar profesyonel ve organize bir çalışmanın, kurumsal varlığın sonucu…
Bu nedenlerle Adalet ve Kalkınma Partisi gerçeğini inkar etmek muhalefete sadece kaybettirir.
CHP, MHP ve HDP sandıkta aradığını bulamadı dedik ama şimdi ne olacak?
Ben lafı dolandırmadan muhalefet ile ilgili düşüncelerimi de söyleyeceğim.

***

Cumhuriyet Halk Partisi’nden başlayacağım. CHP 7 Haziran ve 1 Kasım’da mükemmele yakın bir seçim kampanyası yaptı.
Yaptı ama oylar da milim kıpırdama olmadı.
7 Haziran’da yarım puan düşen oylar, 1 Kasım’da yarım puan arttı.
Anlamlı değişim olmadı.
Şimdi birileri “CHP’de genel Başkan sorunu var” diyor.
Yanlış. Yeteri kadar açıklayıcı bir analiz olmaz bu yaklaşım.
CHP’de sosyolojik bir sorun var. Halk beğendiği halde neden oy vermediği incelenmeli. Bence sorun tarihsel ve köklü toplumsal önyargılarda.

***

Gelelim Milliyetçi Hareket Partisi’ne…
MHP için 1 Kasım sonuçları tam bir felaket…
Ancak MHP Teşkilatlarını bu sonuçlardan tenzih ederim. Bence hiçbir suçu yok Ülkücülerin…
Bence suç 7 Haziran akşamından başlayarak her şeye “hayır” diyen Genel başkan Devlet Bahçeli’dir.
Devlet Bahçeli, partisinin önünü açmalı ve genel başkan koltuğunu bırakarak “onursal genel başkanlık” sıfatıyla yetinmeli.
MHP merkez sağın da sığınabileceği, kamuoyunun da takdir ettiği isimlerin yer aldığı bir liste başa gelmeli.

***

HDP’nin durumu da vahim…
Bize ödünç oy verenleri utandırmayacağız” demişlerdi.
5 ayda tükettiler, avanslarını…
İmralı ile Kandil arasında sıkışıp kaldılar. Hem onlarla çeliştiler hem de halka kendilerini anlatamadılar.
Şimdi ciddi bir özeleştiri yapıp, terör ve şiddetle aralarına büyük bir mesafe koyamadan da düzelmezler.



27 Nisan 2015 Pazartesi

Avni Akyol’un kemikleri sızlar

Her acı olay, büyük bir derstir.
Herkes hata yapar ama hatalar ders almak içindir. Aynı tarz hata iki kez yapılmaz. Yapılırsa adı hata olmaz.
Hele de memleketi yönetenler bu konuda dikkatli olmak zorundalar.
Bu ülke toplumun kutuplaşması ile sonuçlanan ama tüm dünyaya örnek olan Gezi Parkı olaylarını yaşadı.
Bu olaylar sonrasında artık böyle çevre ve yeşil katliamına yol açabilecek hatalar yapılmaz diye düşünüyordum.
Yanılmışım…
Yeşilin ve ağacın bu kadar önemli olduğunu bile bile Düzce Belediyesi inanılmaz bir iş yaptı. Düzce Belediyesi, “vergi borcu karşılığı” gerekçesiyle Avni Akyol Parkı ile Uzunmustafa’daki Konak Parkı’nı ticari alana dönüştürdü ve Maliye’ye satma kararı aldı. Belediyenin yaklaşık 100 milyon liralık vergi borcu bulunuyor. Buna karşılık yeşil alanları ticari alana dönüştürerek devretti.

***

Gazetemizin gündemi bu…
Ahmet Altun “İflas eden tüccar eski defterleri karıştırırmış. İflas eden Belediye de ne var ne yok satıyor! Ruhi Kurnaz’ın beyanına göre 2003 yılında belediyenin borcu olmadığı gibi kasasında nakit para bile vardı” tespiti yapmış.
Telat Çelik, “Sizin olmayan ve hayırseverlerin halka bağışladığı bu yerleri hangi yetki ile ve kime sordunuz da satışa çıkardınız? Düzce halkının malı olan bu parkları size Düzceliler olarak sattırmayacağız ve Hukuk içinde her türlü Mücadeleyi ortaya koyacağız. Bu yaptığınız kepazeliğinde elbet hesabını soracağız” diyor. 
Ayşegül Şenol Can “Böylesi yeşil alanların ticari alana çevrilmesi affedilmez bir şehirleşme hatasıdır. O şehrin sembol yeşil alanı haline gelmiş bu alanların yüzyıllarca korunması geliştirilmesi büyütülmesi gerekir. İnsanların anıları ve geçmişleri hatta bizim gibi şehirlerin acıları var. bu parklarda. O nedenle halkın malı olan parklar, halkın haberi olmadan ticari alana çevrilmez ve şehir merkezindeki böylesi önemli kamu alanlarının öncelikle binalardan arındırılıp yalnızca yeşil alanlara çevrilmesi gerektiği halde yanlış bir karar ile ticari alana çevrilmesine Düzce halkının sessiz kalmayacağını düşünmekteyim” demiş.
Hepsinin altına imzamı atarım.

***

Ben de başka bir noktadan bu büyük yanlışa bakmak istiyorum.
Düzce’de herkesin bir anısı olduğu bu iki merkezi parktan birinin adı Avni Akyol…
Gazeteciliğimin ilk dönemi, Avni Akyol’un bakanlığı dönemine denk gelir. Ben çömez bir gazeteciyken Akyol ile çok sohbetim olmuştu.
Avni Akyol, entelektüel, değerli bir devlet adamıydı.
Adının bir parka verilmesi de çok doğru ve anlamlı.
Ancak şimdi onun adını taşıyan parkın başına gelenler, kabul edilebilir değil.
Düzce, belediyesinin anormal borçları nedeniyle çok önemli yeşil alanlarını kaybederken yetiştirdiği büyük bir devlet adamına da ciddi saygısızlık yapılıyor.
Bu karar Avni Akyol’un kemiklerini sızlatır.

Yazık…