Şahsım
adına güzel şeyleri yaşadığım bir yıl oluyor, kısa bir süre önce evlendikten
sonra şimdi de emekli oldum.
E
tabi, emeklilik yan gelip yatma yeri
değil! Türkiye’de emekli olmuş birçok kişi gibi ben de çalışmaya devam
ediyorum. Etmek zorundayım.
***
Ama hemen olumsuzlamayalım emekliliğin
güzel yönleri de var…
Geçen
hafta sonu boğazlarım iltihaplandı. Ateş oldu 39 derece… Küçücük bademciğin
beni yatırmasına homurdanarak doktora gitmek zorunda kaldım. Tabi güçlü bir antibyotik
verdi doktor. Tedaviye başlamak için hemen sağlık ocağının karşısındaki
eczaneye girdim reçete şifresini verip ilaçları aldım. Para ödemeye
hazırlanıyordum ki eczacı genç, “şimdi
bir şey ödemeyeceksiniz, emekli maaşınızdan kesilecek” dedi.
İlk
kez bir eczaneden böyle çıkıyordum. İçimi tarifsiz bir mutluluk kapladı. Oysa
para para değil 10 TL; üstelik ilk maaşımdan da kesilecekti ama eczanede benden
para isteyen çıkmadı ya içimden “İyi ki
emekli olmuşum” diye geçirdim.
***
Şimdi
bazılarınız “sosyal bir devlet de bunlar
olacak elbet” diyorsunuz ancak günümüz Türk toplumunu anlatmayacak. Çünkü
evet emeklinin ilaç parasının o an değil maaşta kesilmesi naif bir uygulama ama
Türkiye gerçeği, sosyal yardım hareketinin ağır ağır bir “sadaka toplumu” yarattığı şeklindedir.
Devletin
veren eline alışan bir toplumun kendi gerçekleriyle yüzleşmesi zordur. “Almak”
kolay “üretmek” ya da diğer bir
deyişle “üretime katılmak” çok
farklı şeyler.
Sadaka
bir toplumu, tembelleştirir…
Tembelleşen ve
üretmeyen bir toplumun sonu bellidir…
Ancak sadakanın
hale geçer akçe olduğu kanısı hükümette yaygın.
***
Bakın
Soma’dan sonra Ermenek’te de maden faciası yaşandı.
Kar
hırsının gözleri körelttiği sektörde, Ermenek’te de işveren yeni yasal düzenlemelerin
arkasından dolanmak için "yemeği herkes madende yiyecek" dedi. Çünkü çalışma
saatleri kısaldığı için işçilerden maksimum verim alabilmek adına öğle tatilini
yok etti. “Yukarıda açlık aşağıda ölüm var; aşağıda ölüm ihtimal, yukarıda
açlık ihtimal” diye düşünen işçilerin 18’i maden ocağında sular içinde kaldı.
Meğer
iş güvenliği firması uyarmış. Bölgenin yer altı suları ile ilgili durumu biliniyor.
Çalışma
Bakanı feryadı figan, "Bunlara ruhsat verilmemeli. Kapansın dediğimizde 50 kişi
araya giriyor” diyor ama “Kim bu araya giren 50 kişi?” diye soran gazeteciyi,
Enerji Bakanı fena azarlıyor. Cevap da vermiyor.
Cevap vermiyor ama çözüm olarak
toplumun manevi değerlerinden ve ekonomik güçsüzlüğünden yararlanılmaya
çalışılıyor.
Bankalar
ölen madencilerin borçlarını silmiş.
Aman
ne güzel! Zaten onlarda borç harç içinde oldukları için maden ocağında o
koşullarda çalışıyorlardı.
Trajikomik
ama “Sadaka kültürü her zaman işe yarar”
diyen toplumsal zihnimizin idareye yansıyan hamleleri bunlar.
Yetmez,
maneviyat devreye girmeli.
Zonguldak'ta
TTK Karadon Müessese Müdürlüğü maden ocağında meydana gelen grizu faciasıyla
ilgili dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan, hatırlayın şöyle demişti: “Grizu patlamaları ya da metan gazı maden
ocaklarının maalesef tabii bir parçasıdır. Grizu patlamalarını yüzde 100
önlemek mümkün değildir. Dünyanın en gelişmiş ülkelerinde ABD'de, Rusya'da,
Çin'de, Almanya'da, hiçbir yerde bugüne kadar 'bu yüzde yüz önlenmiştir'
diyecek bir tek kişi yok. Diyemezler. Sadece Türkiye'de değil, dünyanın birçok
yerinde bu ne yazık ki yine altını çizerek söylüyorum, bu işin kaderidir. Bunu
sağa, sola çekmek isteyen bazı köşe yazarlarına da hatırlatmak istiyorum,
çeşitli kurum ve kuruluşlara da söylüyorum, bu işin kaderidir diyorum.”
Doğru facialar
önlenemez ama ölümler önlenir.Daha doğrusu minimuma inebilir.
Hadi maden
ocaklarındaki ölüm oranlarını açıklayın ve dünyanın ölüm oranlarına bakalım.
Kader mi, ihmal mi, aç gözlülük mü, hep beraber görelim.
Ama bizde insan
canı ucuz, borç silinir, “kader” denir, eve kömür ve para gönderilir falan
filan derken acılar unutulur.
Göreceğiz
bakalım bu kar hırsı faciasına "doğal afet" diyen işveren ne ceza alacak?
Gerçi
biz doğal afetlerden de ders almıyoruz ya…
Acıların en
büyüklerinden birini depremlerde yaşamadık mı? 17 Ağustos ve 12 Kasım’da evlatlarımızı
İstanbul'da, Kocaeli'nde, Yalova'da, Bolu'da, Düzce'de, Eskişehir'de enkaz yığınlarına kurban vermedik mi? Van depreminde o küçük çocuğun bakışını unuttunuz mu?
Alın
12 Kasım Depreminin yıl dönümü daha geldi. Yaraların ne kadar sarıldığını bir
kenara bırakın, böylesi bir faciaya
karşı önleyici neler yapıldı?
Allah
göstermesin ama bir daha böyle acı yaşarsak kimse ölümler için kader demesin,
çünkü depremin öldürmediğini artık herkes biliyor.
Biliyor…