5 Kasım 2014 Çarşamba

Sadaka kültürü, kader ve çaresizlik



Şahsım adına güzel şeyleri yaşadığım bir yıl oluyor, kısa bir süre önce evlendikten sonra şimdi de emekli oldum.
E tabi, emeklilik yan gelip yatma yeri değil! Türkiye’de emekli olmuş birçok kişi gibi ben de çalışmaya devam ediyorum. Etmek zorundayım.

***

Ama hemen olumsuzlamayalım emekliliğin güzel yönleri de var…
Geçen hafta sonu boğazlarım iltihaplandı. Ateş oldu 39 derece… Küçücük bademciğin beni yatırmasına homurdanarak doktora gitmek zorunda kaldım. Tabi güçlü bir antibyotik verdi doktor. Tedaviye başlamak için hemen sağlık ocağının karşısındaki eczaneye girdim reçete şifresini verip ilaçları aldım. Para ödemeye hazırlanıyordum ki eczacı genç, “şimdi bir şey ödemeyeceksiniz, emekli maaşınızdan kesilecek” dedi.
İlk kez bir eczaneden böyle çıkıyordum. İçimi tarifsiz bir mutluluk kapladı. Oysa para para değil 10 TL; üstelik ilk maaşımdan da kesilecekti ama eczanede benden para isteyen çıkmadı ya içimden “İyi ki emekli olmuşum” diye geçirdim.

***

Şimdi bazılarınız “sosyal bir devlet de bunlar olacak elbet” diyorsunuz ancak günümüz Türk toplumunu anlatmayacak. Çünkü evet emeklinin ilaç parasının o an değil maaşta kesilmesi naif bir uygulama ama Türkiye gerçeği, sosyal yardım hareketinin ağır ağır bir “sadaka toplumu” yarattığı şeklindedir.
Devletin veren eline alışan bir toplumun kendi gerçekleriyle yüzleşmesi zordur. “Almak” kolay “üretmek” ya da diğer bir deyişle “üretime katılmak” çok farklı şeyler.
Sadaka bir toplumu, tembelleştirir
Tembelleşen ve üretmeyen bir toplumun sonu bellidir…
Ancak sadakanın hale geçer akçe olduğu kanısı hükümette yaygın.

***

Bakın Soma’dan sonra Ermenek’te de maden faciası yaşandı.
Kar hırsının gözleri körelttiği sektörde, Ermenek’te de işveren yeni yasal düzenlemelerin arkasından dolanmak için "yemeği herkes madende yiyecek" dedi. Çünkü çalışma saatleri kısaldığı için işçilerden maksimum verim alabilmek adına öğle tatilini yok etti. “Yukarıda açlık aşağıda ölüm var; aşağıda ölüm ihtimal, yukarıda açlık ihtimal” diye düşünen işçilerin 18’i maden ocağında sular içinde kaldı.
Meğer iş güvenliği firması uyarmış. Bölgenin yer altı suları ile ilgili durumu biliniyor.
Çalışma Bakanı feryadı figan, "Bunlara ruhsat verilmemeli. Kapansın dediğimizde 50 kişi araya giriyor” diyor ama “Kim bu araya giren 50 kişi?” diye soran gazeteciyi, Enerji Bakanı fena  azarlıyor. Cevap da vermiyor.
Cevap vermiyor ama çözüm olarak toplumun manevi değerlerinden ve ekonomik güçsüzlüğünden yararlanılmaya çalışılıyor.
Bankalar ölen madencilerin borçlarını silmiş.
Aman ne güzel! Zaten onlarda borç harç içinde oldukları için maden ocağında o koşullarda çalışıyorlardı.
Trajikomik ama “Sadaka kültürü her zaman işe yarar” diyen toplumsal zihnimizin idareye yansıyan hamleleri bunlar.
Yetmez, maneviyat devreye girmeli. 
Zonguldak'ta TTK Karadon Müessese Müdürlüğü maden ocağında meydana gelen grizu faciasıyla ilgili dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan, hatırlayın şöyle demişti: “Grizu patlamaları ya da metan gazı maden ocaklarının maalesef tabii bir parçasıdır. Grizu patlamalarını yüzde 100 önlemek mümkün değildir. Dünyanın en gelişmiş ülkelerinde ABD'de, Rusya'da, Çin'de, Almanya'da, hiçbir yerde bugüne kadar 'bu yüzde yüz önlenmiştir' diyecek bir tek kişi yok. Diyemezler. Sadece Türkiye'de değil, dünyanın birçok yerinde bu ne yazık ki yine altını çizerek söylüyorum, bu işin kaderidir. Bunu sağa, sola çekmek isteyen bazı köşe yazarlarına da hatırlatmak istiyorum, çeşitli kurum ve kuruluşlara da söylüyorum, bu işin kaderidir diyorum.”
Doğru facialar önlenemez ama ölümler önlenir.Daha doğrusu minimuma inebilir.
Hadi maden ocaklarındaki ölüm oranlarını açıklayın ve dünyanın ölüm oranlarına bakalım. Kader mi, ihmal mi, aç gözlülük mü, hep beraber görelim.


Ama bizde insan canı ucuz, borç silinir, “kader” denir, eve kömür ve para gönderilir falan filan derken acılar unutulur.
Göreceğiz bakalım bu kar hırsı faciasına "doğal afet" diyen işveren ne ceza alacak?
Gerçi biz doğal afetlerden de ders almıyoruz ya…
Acıların en büyüklerinden birini depremlerde yaşamadık mı? 17 Ağustos ve 12 Kasım’da evlatlarımızı İstanbul'da, Kocaeli'nde, Yalova'da, Bolu'da, Düzce'de, Eskişehir'de enkaz yığınlarına kurban vermedik mi? Van depreminde o küçük çocuğun bakışını unuttunuz mu?
Alın 12 Kasım Depreminin yıl dönümü daha geldi. Yaraların ne kadar sarıldığını bir kenara bırakın, böylesi bir faciaya karşı önleyici neler yapıldı?
Allah göstermesin ama bir daha böyle acı yaşarsak kimse ölümler için kader demesin, çünkü depremin öldürmediğini artık herkes biliyor.
Biliyor…